Wednesday, October 31, 2007


TARİHİN AÇIK DENİZLERİNDE KARAYI GÖRMEK

Mustafa Günay

İnsan zaman/tarih içinde yaşayan bir varlık olarak, geçmişten geleceğe, eskiden yeniye doğru yönelir. Ya da başka deyişle geçmiş ve gelecek arasında, eski ve yeni arasında, modern olan ile geleneksel olan arasında bulunmanın getirdiği karşıtlıklar, bunalımlar ve sorunlar yaşanır. Bu yaşantılar bireyler için olduğu gibi, uluslar-toplumlar ve kültürler için de söz konusudur.
Bir bakıma insanın zamana/tarihe olan yaklaşımı, bir yaşama felsefesini ve dünya görüşünü de içerir. Muhafazakarların geçmişe/geleneğe yaptıkları vurgu, bazı temel değer, kavram ve unsurların sürdürülmesi çabalarını hatırlayalım. Ya da devrimcilerin, reformcuların daha iyi ve daha güzel bir gelecek adına kalıplaşmış, mevcut gerçekliği oluşturan temel kavram değer ve kurumlarını değiştirmeye yönelik mücadelelerini düşünelim. Elbette bu iki ana grubun dışında belki bir başka grup de, gelenekle geleceği, eski ile yeniyi uzlaştırmaya yönelik anlayış ve tutumlarıyla karşımıza çıkarlar. Ülkemiz de bu konuda çok zengin bir örnekler ve deneyimler toplamına sahiptir. Ama sanırım tarihsel ve kültürel olanaklarımızı tam olarak kavrayamıyor ve tarihin açık denizlerinde yalpalamaya devam ediyoruz. Çünkü rotamız belirsiz. Belirlenmiş rotalar da bizim tercihimiz değil.


Tarihin açık denizlerinde, bir uygarlık ereğine yönelmiş ve bu konuda oldukça başarılı ve gelecek adına umutlu olmayı sağlayan adımlar atmıktık Cumhuriyetin ilk yıllarında. Ama sonra adına “küçük amerika” denilen bir adaya ulaşmak olarak çizildi rotamız, yalpalamaya başladık. Ve sonra günümüze kadar süregelen başka bir rotaya yöneldik: “birleşmiş avrupa” adasına ulaşacaktık bu kez. Ama söz konusu yolculuğun nasıl yapılacağı, hangi limanlara demir atılacağı vb. pekçok konuda ne kaptanların, ne tayfaların, ne gemideki yolcuların vaadedilen ada konusunda ne derece bilinçli oldukları ya da niçin böyle bir rotayı benimsedikleri üzerinde çok düşünülmesi gereklidir. Ve en ilginç ve anlamlı nokta da, yöneldiğimiz adanın henüz inşa halinde olması ve bu inşada da pek fazla sözümüzün geçmemesi...

Evet, tarihin açık denizlerinde yol alıyoruz. Sakallı Celal adlı bir halk filozofumuz, bir tarihte şöyle demişti: “Türkiye Doğuya giden bir gemidir. İçindeki bazı yolcular ise Batıya doğru koşarlar.” Tarihsel ve kültürel gerçekliğimize ilişkin söylenmiş, üzerinde düşünülmesi gereken bir söz. Bu söz, çeşitli biçimlerde de okunabilir/yazılabilir ve yorumlanabilir:
“Türkiye Batıya doğru giden bir gemidir. İçindeki yolcular ise Doğuya doğru koşarlar.”
Peki şimdi hangi sulardayız, gemi gerçekte nereye gidiyor...Karayı gören var mı?..

Sözler:

“Mağaranın içinde yaşayabiliriz; bu kişisel seçimlerimizle, düşüncelerimizle ilişkilidir. Ya da mağaranın bir başka mekana; örneğin bir aydınlığa, bir boşluğa ya da bir denize açıldığını düşleyerek mağaranın içinde keşifler de yapabiliriz. Düşünün ki, insanoğlu bu ufacık kırıntı düşlerle ne kadar büyük başarılar elde etti; bugünü var etti... Geçmişteki her insan, kendisinden yola çıkarak “insanı” yarattı. Ve yaşam hiç tükenmeyen bir akışla, hala insandan insana çoğalarak, zenginleşerek yol alıyor. Belki de bütün yolculuklarımız “kara göründü!” diye bağıran tayfanın heyecanlı sesine karışmaktır.”
(Rengin Bingöl, Kara Göründü adlı kitabından)

Dizeler:

“Dörtnala gelip uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim”
(Nazım Hikmet)

No comments: