Sunday, December 17, 2006

Fichte Üzerine Bir Kitap



FICHTE: ÖZGÜRLÜK HAVARİSİ
Ufuk Coşkun


Alman İdealizmi I: Fichte
Haz. Eyüp Ali Kılıçaslan-Güçlü Ateşoğlu
Ankara: Doğu Batı Yay., 2006, 548 syf.


Almanların ulus devlet olma süreci, onlarca prensliğin bir araya gelmesi ve tek bir bayrak altında birleşmeleri ancak birtakım koşullar altında gerçekleşti. Tarihsel olarak diğerlerinden daha farklı bir evrim geçiren Almanların ulus olma serüveni de farklıydı. İlk olarak, sanayi devrimiyle birlikte burjuvazinin başını çektiği ticari, ekonomik ve siyasi örgütlenmenin gereklerini yerine getirmek durumunda kaldılar. Ama daha önce doğuda Rus, batıda Fransız ve İngiliz tehdidine karşı birlik oluşturmaları gerekiyordu. Daha geç sanayileşmiş, emperyal bir güç olarak sömürge hareketlerine çok geç katılmış ve birliğini daha sonra tamamlamıştı. Bu sömürgeci arzuları yirminci yüzyılda iki dünya savaşının da tetikleyicisi oldu.


“Büyük idealistler kendi dönemlerini öyle bir çağ olarak görüyorlardı ki artık insan tini tarihteki etkinliğinin imleminin ve bütün tarihsel sürecin yönünün ve anlamının bilincine varmıştı.” Büyük bir dönüşümün yaşandığı Avrupa coğrafyasında zaman ve mekânla kurulan ilişki yeniden tesis edildi. Buradaki en önemli etken siyasi ve toplumsal olaylardı. Fransız Devrimi ve ardından Napolyon savaşları tüm kıtadaki ulus bilincini körüklemişti. Halkların kendi geleceklerini yine kendilerinin belirlediği bir ortamda düşünsel üretimin ve yaratıcılığın da farklı olması düşünülemezdi. Bu, en çok Almanlar için geçerliydi, çünkü kıtanın ortasında düşünsel ve fiziksel etkilere ve saldırılara en açık durumda olan onlardı.


Batının eski dünyaya üstünlüğünün ifadesi olan bütün yeniliklere ezeli rakiplerinden daha sonra kavuşan Almanlar bu arayı kapatmak için büyük bir zihinsel çaba gösterdiler. Ulus olma bilincini yaratmanın gereği olarak dil, tarih ve kültür alanındaki çalışmalarıyla Alman entelektüelleri başlıca rolü oynadılar. Avrupa aydınlanmasının nihaî hedefi bireyin mutlak anlamda özgürleşmesiydi, fakat bir özne olarak bireyin yüceltilmesi ve onun rasyonel bir biçimde yönetilen bir toplumun öznesi olarak tarihin sonunda ideal insanın ve toplum yapısının gerçekleştirilmesinin adeta Alman ulusunun seçkin bir ayrıcalığı olduğu teması özellikle Alman filozoflarınca dile getirildi. Alman idealistleri olarak da adlandırılan Fichte, Schelling ve Hegel tarafından bu düşünceler sistematize edildi. Bunu yaparken yararlandıkları en büyük kaynak büyük Alman filozofu Immanuel Kant oldu. Onun eleştirel felsefesini devralarak rasyonel bir bütünlüğe sahip sistemli bir felsefe geliştirdiler.


Alman idealistlerinin başlıca amacı felsefeyi her şeyi açıklamaya muktedir kesin bir bilim haline getirmektir. Bu en azından Fichte için böyledir. Hegel ve Marx felsefesinin temeli olan diyalektik düşüncenin asıl mimarı olan Fichte üzerinde durulmayı hak eden bir düşünürdür. Zamanında oldukça ilgi toplamış olmasına rağmen özellikle ülkemizde ihmal edilmiştir. Bir ara çok popüler olan varoluşçu felsefe ya da uğruna çetin mücadeleler verilen marksist felsefe onun düşünceleri olmadan tam olarak anlaşılamaz. Yine Alman felsefesinin önemli temsilcileri Husserl ve öğrencisi Heidegger’in felsefe-bilim problematiği çerçevesinde ortaya koydukları tezler de belirsiz kalır. İşte modern batı felsefe tarihinin orta yerinde belirleyici bir yere sahip Alman idealizminin, özelde ise onun kurucusu sayılan Fichte’nin yeterince araştırma konusu yapılmamış olması bu açılardan oldukça düşündürücüdür.


1762 yılında Saksonya’nın bir köyünde dünyaya gelen Fichte yoksul bir ailede yetişmesine rağmen şanslı bir tesadüf sonucu bir kontun himayesinde oldukça iyi bir eğitim gördü. O da diğer pek çok filozof gibi papazlık eğitimi aldı ve sağlam bir teoloji öğrenimi gördü. Gençliğinde en çok Spinoza, Goethe ve Lessing’in düşüncelerinden etkilendi. Ömrünü özellikle Kant’tan miras aldığı eleştirel felsefeyi geliştirmek ve onu sistemli bir metafizik şeklinde dönüştürmek için kullandı.


Ona göre Varlık ve Yaşam bir ve aynıdır. Burada bizi ortak bir amaca, yani ahlâksal bir dünya düzeninin kurulmasına doğru götürecek olan bir ahlâksal belirlenimlerin çokluğu içinde bize özgürlük düşüncesini sunar. Bunun yolunu da ‘Bilim Öğretisi’ adlı yapıtında bir “ben” felsefesi kurarak inşa eder.


Çok bilinen örnektir ve Fichte denince akla ilk gelen anekdottur. ‘Duvarı düşünün’ der Fichte. Şimdi de ‘duvarı düşüneni düşünün’. Ardından ‘duvarı düşüneni düşüneni düşünün’, ve bu böyle sonsuza dek sürsün. Her aşamada bilince nesne olmaktan kaçan bir ‘ben’, özne vardır. Sonsuzlukta bir yerde artık nesne olmayan bir ben kalır ve işte bu transendental bir ‘ben’liktir. Bu, sınırsız etkinliktir ve Fichte’nin daha geç döneminde, kendisini bilinçlerde düşünceye sezdirirken ‘Yaşam’ halini alır.


Batı felsefesinin kaynağında yer alan ‘özne-nesne ayrımı’ Fichte’de ‘ben-ben olmayan’ şeklinde ortaya çıkar. Sınırsız bir etkinlik olarak ‘ben’ ve onu sınırlayan etkinlik olarak doğa, toplum, v.b… Olmak, varlığını sürdürmek için onu sınırlayan ben olmayış üzerinde etkin olmak, onu değiştirip dönüştürmek ‘ben’in doğasıdır. Bu düşünceler daha sonra Hegel düşüncesinde (tez-antitez-sentez ve öznel-nesnel-mutlak tin şeklinde) en olgun halini almıştır. Hemen belirtmelidir ki, bu düşüncelerin kökeni Kant’ın fenomen-numen ayrımına dayanır. Bu ayrımlar Alman felsefesinin ve idealizminin bütünselliğini anlamamıza daha çok katkıda bulunur. Dış dünyanın varlığını ve ahlâksal dünyayı özneden yola çıkarak oluşturan idealist felsefenin bu diyalektik kurgusunu Marx çok farklı bir alanda aynen uygulayacaktır.


“Kayalarda biten yosunlardan meleklere kadar bu müthiş hiyerarşi, varoluşunu Ben’e borçludur. Tinsel dünyanın eksiksiz sistemi, onun içinde bulunur ve insan, anlaşılabilir biçimde kendisi ve bu dünya için koyduğu yasanın bu dünyada geçerli olmasını bekler.” Mutlak tinden, saf, transendental Ben’den varoluşun en küçük zerresine kadar her şey bu birliğe dahildir. Bu varlık ve yaşam ancak insan sayesinde bir anlam kazanacaktır. “İnsan karışıklığa düzen, evrensel muammaya plân getirecektir. Onun sayesinde çürüme meydana gelecek ve ölüm, yeni ve görkemli bir yaşam için çağrıda bulunacaktır.”


Onun felsefesinin temeli özgürlük düşüncesidir. Kör, denetimsiz ve yönünü tayin edemeyen güçlere sahip insanların, toplumlarının veya devletlerin zayıf kalacağı, istençlerinin ve amaçlarının olmayacağı açıktır. Özgür bir insan ancak özgür bir toplumda yaşayabilir, her şey birbirine bağlıdır. Özgür olmayan bir toplumda özgür bireyler düşünülemez. Zihin ya da tin herhangi bir konuda özgür olduğunda, bu onu tüm diğer konularda da özgürleştirir. Bu düşünceleriyle o aydınlanmanın ve modern düşüncenin tipik bir temsilcisidir.


Fichte’nin özgürlükle ilgili kılavuz düşüncesi şudur: “Her zaman kendinle uzlaşı içinde eylemde bulun. Bunu yapana kadar, gücüm bana yabancı bir şey olarak kalır, benim içimdeki istençsiz ve amaçsız doğanın bir gücüdür.” Etkin bir kişilik özelliği olarak duygu, düşünce ve isteklerini özgürce ortaya koyabilen bireyler düşünmenin yasalarına bağlı olmak yoluyla ahlâkî iyiliği ve gücü temsil edebilirler.


Bizde daha çok “Alman Ulusuna Söylevler” adlı yapıtıyla tanınan Fichte, bu kitabın çevrildiği yıl olan 1927’den sonra Türk milliyetçiliğini besleyen önemli kaynaklardan biri olmuştur. O, Fransız Devrimi’ni, insanları, özgür ahlâksal gelişimlerini engelleyen toplumsal ve siyasi yaşam biçimlerinden kurtaran bir süreç olarak görmüştü. Fakat ironik bir biçimde, Napolyon önderliğindeki Fransızların Almanlara karşı saldırıya geçmesi sonucunda özgürlüğün sarsılmaz bir havarisi olarak bu söylevleri verdi. “Tinsellik ve özgürlük ile özgürlük içinde ebedi eğitim; her nerde doğmuş ve her ne dili konuşursa konuşsunlar, bunlara inananlar bizdendirler, bize aittirler ve bize katılacaklardır.” Bunları söylerken sadece Alman askerlerine ya da ulusuna seslenmiyordu.


Başta söylediğimiz gibi, Alman birliğinin sağlanmasında başta Fichte olmak üzere Alman idealistlerinin rolü büyüktür. Koşullar biraz da bunu gerektirmiştir. Kurdukları metafizik dünyayla tarihsel olaylar ve gerçeklikler iç içe geçmiştir ve biri diğerinden ayrılamaz.

Thursday, December 14, 2006

Bilişim Toplumu ve Etik Sorunlar



BİLİŞİM TOPLUMU ve ETİK SORUNLAR
Gözde Dedeoğlu
Alfa Aktüel Yayınları, 2006.

Bilgisayarlar, yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren güçleri ve işlevlerinde kaydedilen hızlı gelişim ve özellikle yirminci yüzyılın son çeyreğinde iletişim teknolojilerinde yaşanan başdöndürücü gelişmelerle birlikte bireysel ve toplumsal yaşamları çok yönlü etkileyerek değiştirmeye başladı. Bilişim teknolojileri gücü ve yaygınlığı nedeniyle kullanıldığı alanı derinden etkilemekte, bu etkiler kurum ve işlevlerde değişikliklere neden olmakta. Neredeyse her alanda işler bilişim teknolojileri kullanılarak yapılmakta, gereksinimler bilişim teknolojileri kullanılarak karşılanmakta. Ne var ki, bilişim teknolojilerinin sağladığı bu olanak, günümüzde bilgi ve iletişim teknolojilerini kullanarak karşılıklı ve etkileşimli olarak bilgilenen bireylerin oluşturduğu bilişim toplumunda ortaya çıkan yeni sorunları da beraberinde getirmiştir. Günümüz bilişim çağında etik sorunlar önceliğini korumakta hatta her zamankinden daha da fazla gibi görünmektedir. Teknolojideki başdöndürücü gelişmeler insanın bugüne dek oluşturmuş olduğu değerleri zedeleyebildiği gibi, insanın insan olma niteliklerini tehdit de edebilmektedir. Hızla ilerleyen bu süreç içersinde bu tehditler ne yazık ki henüz tam farkedilememiştir ve yeterince dillendirilmemekte, tartışılmamaktadır.

Dünya hızla değişiyor ve çok büyük sorunları var… Bu sorunlar insanın ve dünyanın sürekliliğini tehdit eder boyutta. Bilişim teknolojilerinin etik ilkeler çerçevesinde kullanılmasıyla bu değişimin olumlu yönde gerçekleşmesini belki garantileyemeyiz, fakat çok önemli bir etki yaratılacağı kuşkusuz…

“Bilişim Toplumu ve Etik Sorunlar”, bilişim teknolojilerinin birey ve toplum üzerindeki olumlu-olumsuz etkilerini ve bilişim toplumunun etik sorunlarını bilişim etiği çalışmaları ışığında geniş bir yelpazede inceliyor.

Sunday, December 10, 2006


İoanna Kuçuradi'den "Schopenhauer ve İnsan"
Etiğe giden yolda "Schopenhauer ve İnsan"
İsmail H.DEMİRDÖVEN
Schopenhauer üzerine Türkçe olarak yazılan ciddi incelemelerden birisi -belki de ilki-, ilk baskısı 1968 yılında yapılmış olan, tanınmış felsefecimiz İoanna Kuçuradi'nin "Schopenhauer ve İnsan" incelemesidir. Bu inceleme aradan otuz sekiz yıl geçtikten sonra yeniden yayımlandı. Kitabın, birisi tek başına, diğeri de Kuçuradi'nin "Nietzsche ve İnsan", "İnsan ve Değerleri" kitaplarıyla birlikte bir bütün olarak okunabilir ve değerlendirilebilir olma gibi bir özelliği bulunmaktadır.


"Bir insan, kendi-bilincine-en azından,Kendi-bilinci gereksinmesine ve çabasına-Ulaşınca, bir kişi olur: Bundan önce, bunaUlaşmadıkça, kişi değildir-şu 'homo sapiens'inBir 'örneği'dir yalnızca"Oruç Aruoba, "Yürüme"denHegel'den on sekiz yaş küçük olan Arthur Schopenhauer'ın yaşadığı yıllar (1788-1860), Hegel'in görüşlerinin Almanya'da yaygınlaştığı ve popüler olmaya başladığı yıllardır. Böyle bir dönemde Schopenhauer, Hegel'in ciddi bir eleştiricisi olarak ortaya çıkar. Ancak ondan hiç etkilenmediği de söylenemez. Biçimsel görülse de bu etkilenmenin, Hegel'in "Geist (tin)" kavramını merkeze koyarak kurduğu dizge ile Schopenhauer'ın "İsteme" kavramı merkezli dizgesi arasında olduğu söylenebilir. Schopenhauer'ın Berlin üniversitesinde dersler vermeye başladığı dönemde, Hegel de aynı üniversitede dersler vermekteydi. Schopenhauer derslerini ısrarla Hegel'in dersleriyle aynı gün ve saate koymuş, ancak Hegel'in derslerinde yer bulmak çok zor iken, Schopenhauer derslerini üç beş kişiyle yapmak zorunda kalmıştı.Yaşadığı döneme bakıldığında Schopenhauer'ın Hegel'in "gölgesinde" kaldığı söylenmiştir. Bu doğrudur. Ancak onun düşüncelerinin ve görüşlerinin günümüzde Varoluşçuluğu ve psikolojiyi derinden etkileyip yönlendirdiğini, kendileriyle bağlantı kurulabildiği takdtirde ancak zaman içinde insanın dünyasındaki yerlerini alabileceklerini unutmamak gerekir. A.Schopenhauer'ın Türkçeye çevrilmiş bazı metinleri bulunmaktadır. Onun ana yapıtı olan "Die Welt als Wille und Vorstellung'un (İsteme ve Görüntü Olarak Dünya) bazı bölümleri "İrade Felsefesi, Âlem, İrade ve Tasavvur" (1962) adı altında; "Parerga und Paralipomena (Diğer Yazılar ve Üzerinde Durulmamış Konular)" yapıtından "Aşkın Metafiziği" (1935,1983) başlığı ile bir bölüm; "Aphorismen zur Lebensweisheit (Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar)" (2005) ile "Über die Freiheit des Menschlichen Willens (İnsanın İsteme Özgürlüğü Üzerine)" adlı makalesi "İstencin Özgürlüğü Üzerine" (2000) başlığı altında Türkçede yayımlanmıştır.Schopenhauer üzerine Türkçe olarak yazılan ciddi incelemelerden birisi -belki de ilki-, ilk baskısı 1968 yılında yapılmış olan, tanınmış felsefecimiz İoanna Kuçuradi'nin "Schopenhauer ve İnsan" incelemesidir. Bu inceleme aradan otuz sekiz yıl geçtikten sonra yeniden yayınlandı. Kitabın, birisi tek başına, diğeri de Kuçuradi'nin "Nietzsche ve İnsan", "İnsan ve Değerleri" kitaplarıyla birlikte bir bütün olarak okunabilir ve değerlendirilebilir olma gibi bir özelliği bulunmaktadır.

İNSAN VE YAŞAM
Kitabın tek başına değerlendirilmesi ya da okunmasıyla Schopenhauer'in etik görüşünün temellerinden birisini oluşturan insan görüşünün; Kuçuradi'nin diğer iki kitabıyla birlikte okunmasıyla da Kuçuradi'nin etik görüşünün temelinde yer alan kavramlardan birisi olan "kişi" kavramının anlam tarihini görmek olanaklıdır..Felsefenin bir araştırma ve bilgi alanı olarak etik tarihinde ortaya konmuş olan her etik görüşün arkasında, bize doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak verilen bir insan görüşü bulunur. Çünkü etiğin kendisine yöneldiği ya da felsefede etik denen alanı olanaklı kılan, adına "yaşam" dediğimiz, insanın belirli bütünlüğü olan bir kişi olarak ve başkalarıyla ilişkilerinde yaşadıklarıdır. Öyle ki "yaşam", dur durak bilmeyen, sürekli akan, avuçlarımızdan kayıp giden, arkasından koşup da ona yetişemeyeceğimiz bir özelliğe sahiptir. Bu nedenle "yaşam"ı yakalamak, onu bir yerlerde alıkoyup, ona kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini sormak ilk bakışta olanaksız gibi durur.Ancak zaman içinde kimi olanaksız olanı olanaklı kılan insan, sahip olduğu özellikler-ki en çok bilinen özelliği olarak bilme ve düşünme sayesinde-sayesinde; arkasında bilgi (Epistemoloji) ve varlık felsefesini (Ontoloji) ilgilendiren bazı felsefi sorular bıraka bıraka "yaşam"ı kavramlaştırmıştır. Bununla da "yaşam"ı bilinebilir ve üzerinde düşünülüp tartışılabilir bir duruma getirmiştir."Yaşam"ı kavramlaştırmak en başta "insan"ı kavramlaştırmak demektir. "İnsan", Max Scheler'e gelinceye kadar kendi başına bütünlüğü (özerkliği) olan bir varlık değil de bir canlı türü olarak düşünülegelmiş, diğer canlı varlıklarla arasındaki özellikler bir "derece farkı" olarak algılanmıştır. İnsanın yaşamı söz konusu olduğunda bu derece farkı kendisini, birlikte-yaşama olgusu olarak "Ahlak"ta (moral) somutlaştırmaktadır.Böyle bakıldığında, "insan" öyle bir canlı türüdür ki onun "yaşam"da ne yapması, nasıl yapması, gereklilikler olarak belirlenmiştir. Bir canlı türü olarak insanın, içinde dinsel ve ideolojik öğelerin de bulunabileceği "ahlâk"ın şu veya bu biçimde taşıyıcısı olduğu ve onunla bütünleşmesi gerektiği düşünülmüş ve "yaşam" dediğimiz alanda günümüzde de yapıldığı gibi böyle (ideal) bir insan aranmış ama bulunamamıştır. Bundan sonra da bulunamayacağı rahatlıkla söylenebilir. Bu arayışın "arkasında gizli olan, hep, insanı peşinen 'kötü', egoist bir varlık olarak, bir zayıflıklar toplamı (Herder) ya da uygarlığın bozduğu bir varlık olarak (Rousseau) 'kabul eden' insan görüşü"nün bulunduğu söylenebilir (s.2). İmdi insan, birilerinin elindeki kırbaçla, gerçeklikte var olmayan ama insanın zihinsel dünyasında tasarlayıp kurarak böylece var kıldığı, örneğin "ahlak" gibi bazı kavramlar adına, tıpkı hayvanlar gibi hep yola getirilmeye, güdülmeye yazgılı bir varlık olarak algılanmıştır. Geçmiş ve günümüz böyle bir zihniyetin döktüğü kanların acı ve yürek yaralayıcı örnekleriyle doludur. Bu bağlamda bakıldığında "yaşam"da kavramlar yoktur. Spinoza'nın dediği gibi "köpek kavramı havlamaz". Bunun gibi, "yaşam"da da "insan" kavramı yoktur. Yaşamda kanlı-canlı var olanlar, her birinin bir adı olan tek tek kişilerdir. Bu nedenle İnsan ve Kişi (bir insan) kavramlarını özenle birbirinden ayırmak, yaşayan kişileri dışlamayan bir insan kavramı ve anlayışıyla yola çıkmak, gerçekçi ve ayaklarını yere (sağlam) basmayı gözeten bir etik görüş için son derece önemli olacaktır.Kuçuradi, bu incelemede, Arthur Schopenhauer'ın insan görüşünün, geçerlikte olan Hıristiyan moralini (ahlakını) temellendiren bir özelliğe sahip olduğu saptamasını yapıyor ve Schopenhauer'ın geçerlikte olan bu ahlakı başdeğer olarak kabul ettiğini söylüyorsa da; onun bununla yetinmediğine, "her eylemin onu yapan için zorunlu olduğuna, bir insanın her durumda ancak davrandığı gibi davranabileceği"ne işaret ederek; Schopenhauer'ın etiğinde "tek insan"dan yani "kişi"den hareket ettiğini özellikle belirtmektedir. Böylece Batı felsefesi tarihinde ilk kez etik ile insan bilgisi (antropoloji) arasında koparılamayacak bir bağlantının da kurulmuş olduğuna işaret edilmektedir (s.3).

DÜNYANIN KARŞISINDA İNSAN
İncelemenin, "Dünyanın Karşısında İnsan" başlığını taşıyan ilk bölümünde, insanın dünyanın "karşısında", bu dünyanın bilgisini araştırmaya ve öğrenmeye çalışan bir özne (süje) olarak bulunduğu temel düşüncesinden hareket edilmektedir. Özne olarak insanın edinebileceği bilgiler, "Görmenin sağladığı bilgi", "Kavramlaşmış bilgi", "İnsanın kendi kendisi hakkındaki bilgisi", "Metafizik bilgi", "İdenin bilgisi" gibi kategoriler altında toplanmaktadır. Bütün bu bilgilerin bilinme tarzları farklıdır. Böylece bilen özneler, bilebildikleri bilgilerin özelliği bakımından bazı "tip"lere ayrılabilmektedirler. İnsanın "karşısına" alıp bilme nesnesi durumuna soktuğu bu dünyada "kendisi" de bulunmaktadır. Ancak insan kendi kendisini bir özne olarak "karşısına" aldığında, yani kendisine "dışardan" baktığında, Kuçuradi'nin deyişiyle "var olanın kabuğunun ötesine geçilemez"(s.26). Bu "kabuğu" kırmak, insanı "Dünyanın içinde" görmekle olanaklıdır. Kitabın ikinci bölümü "Dünyanın İçinde İnsan (İnsanın Varlıktaki Yeri)" başlığını taşımaktadır. Aslında insan için "Dünyanın içinde" olmak bir bakıma "kişi" olmak demektir. İşte "kişi" "dünyanın içinde" nasıl var olur ? Bu soruyu Schopenhauer "isteme" kavramıyla yanıtlar. Biz bu dünyanın içinde insanı "kişi" aracılığıyla ancak "isteyen" bir varlık olarak görüp anlayabiliriz. İmdi "isteme" insan varlığının belirleyici özelliklerinden (felsefe terminolojisiyle söylendiğinde "fenomenlerinden") birisi olur.İnsan varlığı açısından bakıldığında Schopenhauer bunu "temel isteme" olarak şöyle dile getirmektedir: "Büyülü bir lamba nasıl çeşit çeşit birçok resimler gösterirse ve kendisi hepsinin görülebilmesini sağlayan bir ve aynı alevse; aynı şekilde, yan yana durup dünyayı dolduran veya birbiri arkasında olaylar olarak üşüşen çeşit çeşit bütün görünüşlerle görünen, bir ve aynı istemedir; her şey onun görünür kılınması, onun objeliğidir ve o bu değişmenin ortasında hareketsiz kalır: ancak o, var olanın aslıdır: bütün objelerse görünüştür, Kant'ın diliyle de phainomenondur"(s.30-31). "Temel isteme", kendisini bize objeleşerek (nesneleşerek) sunar. Böylece onu bilmemizin olanağı ortaya çıkar. "Kişiler ve dünyadaki bütün tek tek şeyler, bir tek bütün olan istemenin objeleşmesidir". Schopenhauer'a göre "isteme" kendisini doğrudan doğruya dört ana basamakta objeleştirir. Bunlar en zayıftan en güçlüye doğru: a) Anorganik dünya, b) Organik dünya, c) Hayvan ve insan bedeniyle objeleşen dünya ve d) İnsan olarak dile getirilmektedir. "Temel isteme" insanda kişilerin bedenleri ve karakterleri olarak en güçlü biçimde karşımıza çıkar. "Burada teklik, kişilik öylesine kuvvetlidir ki, her kişi tek başına bir ide meydana getirir, denebilir; burada türün karakterinden başka, kişinin karakteri de çok ağır basar"(s.36). Başka bir deyişle, dünyadaki her tek kişi aslında, okunmayı bekleyen bir kitap, anlaşılmayı bekleyen bir metin ya da çözülmeyi bekleyen bir düğümdür.İncelemenin üçüncü ve son bölümü "Kendi Kendisinin Karşısında Kişi" başlığını taşımakta ve bu bölümde insanın kendini bilmesinin, kişinin kendini bilmesiyle doğrudan ilişkisi üzerinde durularak, aslında kişinin "temel isteme"nin emrinde olduğu vurgulanmaktadır. "İstemenin emrinde kişi, bir yandan kendi türünü devam ettirmek zorundadır ve bu amaca yarayan bir araçtan başka bir şey değildir; diğer yandan, her kişi kendi yapısının ­kendi istemesinin­ emrindedir: O nasıl bir insansa öyle davranır. Birincisi insanın durumu; ikincisiyse etik bir varlık olarak kişinin durumudur"(s.49).Böylece "özgürlük" sorununa bir kapı açılmış olur. Özgürlükten söz ederken acaba kimin özgürlüğünden söz ediyoruz? İnsanın mı kişinin mi?.. Özgürlük kavramının belirsizlikten kurtarılarak açık ve anlaşılır bir kavram olabilmesi için bu soruya yanıt vermek gerekir. Adına insan denen canlı varlığın özgürlüğü onda, onun öz yapısında olanak (imkân) olarak vardır. Böylece bu olanak yaşayan kişide, yani kişinin tek tek yapıp-ettiklerinde gerçekleşebilme (ortaya çıkma) özelliğine sahip olur.İnsanın isteyen ve bilen bir varlık olarak ikili yapısı her kişide farklı ortaya çıkar. "İnsanlar arasındaki öz yapı farkı, istemeleri ile bilgileri arasındaki farklı bağlantıdan, bilginin istemelerini çeşitli şekillerde yönetmesinden ileri gelir"(s.69). Böyle bir ölçütle baktığında Schopenhauer üç insan tipi ayırt eder: "Akıllı insan", "Ulu insan" ve "Yaratıcı insan". Schopenhauer'ın "akıllı insan" dediği, dünyayı çeşitli derecelerde nedensel ilişkiler bütünü olarak gören ve kendisini de böyle bir ilişkiler bütününe göre ayarlayabilen (Kant'ın deyişiyle "rasyonel" olan) insandır. Onun "kendi istemesine 'evet' demesinin derecesi, kendi kendini bilme derecesine bağlıdır. Kendi kendini görmesinin sıfıra yakın olduğu kişi, kendini bilmeden, karakter kazanmadan, rasgele yaşar; onun hayatında bilginin payı çok azdır; zikzaklar çizerek yaşar tabiatın fabrikasyonu olan insan: Bu, kendi kendini seyredemeyen insandır"(s.74).Şayet bilgi, kişide istemeye karşı bir ağırlık kazanırsa, o zaman kişi nedensel ilişkiler dünyasından ve kendi nedensel bağlantılarından kopar. Bu yaşama ve dünyaya "hayır" diyen, her şeyin özce birliğini gören, ama böyle olmasıyla acı çeken, "yeryüzünün tuzu biberi" olan özgür insan, "ulu" insandır. "Özgür olmak insanı sevmek demektir; yaptıklarımız ettiklerimizle insanların iyi olmasını istemek demektir. Bu ise, bilginin bir başarısı, Maya perdesinin ötesini gören bilginin, insanın öz yapısıyla "çelişik" olan bir bilginin başarısıdır. İnsanın insan olduğunu gösteren, böyle anlaşılan sevgidir"(91)."Yaratıcı insan" ise kendine özgü bir bilme tarzı olan, sanatta yaratıcı, başka bir deyişle "dâhi" insandır. Schopenhauer'ın deyişiyle "Deha, kendisinin hiç kimseden öğrenmediği şeyi, insanlığın ondan öğrendiği insandır".Bu görüşleriyle Schopenhauer'ın, Nietzsche'ye yürüyebileceği bir yol açtığı da söylenebilir. Ayrıca, Kuçuradi'nin Schopenhauer incelemesini, insan ve etik sorunlar üzerinde ciddi biçimde düşünüp tartışmak isteyen herkese ışık tutucu ve çok açılımlı bir kaynak kitap niteliğinde görmek yanlış olmaz.

(*) Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü
Schopenhauer ve İnsan/ İoanna Kuçuradi/ Türkiye Felsefe Kurumu/ 2006/ 10