Monday, November 27, 2006






Montaigne'in Denemeler'i eksiksiz olarak Türkçede...



Tamamı ilk kez...
Montaigne'in denemelerinden seçmeler -kimi zaman sadeleştirilerek- daha önce de yayımlanmıştı. Montaigne'in denemelerini sadece bu seçmelerden okuyan ve okuduğu kadar olduğunu sanan okur, Cem Yayınevi'nden çıkan dört ciltlik yapıtı gördüğünde şaşırabilir.

Öner YAĞCI

"Yazarların çoğunda yazan adamı görüyorum, Montaigne'de ise düşünen adamı." MontesquieuHüsen Portakal'ın Türkçeye çevirdiği ve 4 cilt olarak yayımlanan Bütün Denemeler'le kültürümüzün önemli bir boşluğunun giderildiğini söylemek yanlış olmaz. Çünkü "deneme"yi bir edebiyat türü olarak yaratan ve yaygınlaştıran kişinin Montaigne olduğunu bilmeyen yoktur. Onun bu başarısındaki gizin anlaşılması için neler yazdığının bilinmesinin zorunluluk olduğu da mutlaka söylenmelidir. Hüsen Portakal, "400 yıl önce Montaigne'in kaleme aldığı Denemeler, özellikle eğitim ve felsefe konularında ortaçağ dogmatizmini yıkan bir aydınlanma kitabıdır. Hümanist kültürün önemli kaynaklarından biri olan bu yapıt, ülkemiz aydınlarının da başucu kitabı niteliğindedir. Montaigne, Avrupa insanına özgür düşünmesini öğretmiş, Sokrates'ten sonra insan üzerine eğilen en önemli düşünürdür" diyor. Gerçekten de edebiyatın ve kültürün başyapıtlarından biri olan Montaigne'in tüm denemeleriyle buluşmanın özgürleşme ve aydınlanma yolundaki insanlar için aynı zamanda bir bilgi ve estetik kaynağına ulaşma ve bir keyif olduğunu da söylemek gerekiyor. Çünkü deneme, günümüzde tüm yazın türlerinin beslendiği bir kaynaktır. 16. yüzyılda Montaigne'le birlikte adı konulan deneme, 400 yıl boyunca bir yandan kendini geliştirirken, öte yandan edebiyatın öteki düzyazı ürünleri de denemenin kışkırtıcılığıyla, etkisiyle kendilerini güçlendirdiler, zenginleştirdiler.


DENEME ve MONTAIGNE
"Deneme" sözcüğü ile "Montaigne" sözcüğünün mutlaka bir arada olmasının nedenleri hakkında neler söylenebilir?Dil Derneği'nin Yazın Terimleri Sözlüğü'nde, "Bir yazarın bilim, felsefe, yazın ve sanat konuları üzerinde kişisel düşünce ve duygularını içtenlikle dile getirdiği bir düzyazı türü (olan) deneme, 16. yüzyılda Fransız yazarlarından Montaigne'den bu yana giderek bağımsız bir yazın alanı olarak büyük bir gelişme göstermiştir" (s. 34) deniyor. Denemecinin, kendi kendisiyle konuşur gibi yazdığını, kendisiyle konuşurken, dertleşirken doğal olarak kendisini anlattığını söyleyen Emin Özdemir, "...Bu türün başustası ve babası sayılan Montaigne denemelerinde çoğunlukla kendisini anlatmıştır" diyor (Düşüncenin Toprağı, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1979, s. V-VI).Türün ağır basan özelliğinin "kişisellik", "öznellik" olduğu görülüyor ve Atilla Özkırımlı, "bu belirleyiciliğin, deneme türünün babası sayılan Montaigne'den geldiğini" söylüyor. Günümüzde, iletişim araçlarının olağanüstü gelişmesiyle birlikte yazı organlarının (dergilerin, gazetelerin) gücünün azalması ve görselliğin öne çıkmasıyla tüm yazın türleri gibi denemenin de gücünün azaldığı bir gerçektir. Bu gerçekliğe karşın insanın kendini koruması gibi denemenin de kendini koruyacağı, aşacağı, yaşamdan ve insandan kaynaklanan özüyle kendini yeniden üreteceği, üretmek zorunda olduğu da onun doğasından kaynaklanır. Doğurganlığı, işlediği alan zenginliği, esnekliği, kuşkuculuğu, anlam arayıcılığı, her şeyi araştırıcılığı, gerçekliği çözümleyiciliğiyle deneme 21. yüzyılın da temel yazı türlerinden biri olacak gibi görünüyor. Edebiyatta deneme kavramını ilk kullanan kişinin Montaigne (1533-1591) olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Ondan önce başkaları da benzer yazılar yazmıştır ama o, kendisini ve dolayısıyla bir birey olan insanı anlatırken Yunan ve Latin klasiklerinden edindiği engin kültürel birikimiyle çeşitli konulardaki düşüncelerini aktarmıştır. Montaigne, 1571'den ölümüne kadar olan yaşamını denemelerine adamıştır. Montaigne yalnızca denemelerini yazmak için yaşamıştır denilebilir. O, "Ben kitabımı yaptığım kadar kitabım beni yaptı" der. Kendine dönük gözlemleri, cana yakınlığı, merakı ve kuşkuculuğuyla Montaigne, Rönesans düşüncesinin yılmaz bir savunucusudur. Çünkü Montaigne, Avrupa'da Rönesans'la gelen yeni yaşam ve dünya anlayışının temsilcisi olan bir yazardır. Onun "Kendini Tanı" ilkesinin tüm bir ömre uygulanması olan Denemeler ("Les Essais") adını verdiği yazıları, hem türün adı olmuş hem de 1603'te İngilizceye çevrilmesinden sonra dünyaya yayılarak benzer türdeki yazıların da yazılmasına, yayımlanmasına yol açmıştır. Bu yaygınlaşmanın nedeni ise toplumsal değişim sürecinde yatmaktadır.Günümüzde çok okunan bir tür niteliği kazanan deneme türünün böylesine gelişmesi Rönesans'ın toplumsal değişimdeki katkısının bir sonucudur. Montaigne'in kendisini, dolayısıyla insanı, bireyi anlatması bu nedenledir. Kişisellik, bireyin özgürlüğü yeni yeni oluşan, yeni değerler getiren, eski yaşamı değiştirmek isteyen burjuvazinin temel ilkelerindendir. İktidarı aristokrasinin elinden alacak olan sınıfın kendi değerlerinin kültürünün oluşması zorunluydu ve bu değerlerin, bu kültürün oluşturulma görevini yüklenen yazın türü de deneme olmuştur. Tarih içinde burjuvazinin yükselmesiyle denemenin yükselmesinin aynı döneme denk düşmesi de bunu göstermektedir. Pascal, "Denemeler'de gördüğüm her şeyi Montaigne'de değil kendimde buluyorum" derken, Peter Burke, "Denemeler, ilham kaynağı olduğu yüzlerce taklidine rağmen, yazarının bir zamanlar adlandırdığı eser olmaya devam ediyor, dünyada türünün tek kitabı" diyor.Kesin tanımı yapılamayan bir edebiyat türü olan, "yazana göre yazı" da denilebilecek olan denemede, yazarın kişisel duyguları, düşünceleri, dünya görüşü, kısacası her şeyi ön plandadır. Denemeci kendi kendisiyle konuşur gibi yazar. Karşısında bir okur olduğunu hiç hesaba katmaz. İçtenlik, denemenin belli başlı özelliğidir. İçtenliğin yanı sıra kişiye görelik, öznellik ve sınırsızlık denemenin tanımlanmasındaki temel ölçütler olarak görülüyor. Konusunun sınırsız olması, yazarının kendisiyle konuşur gibi yazması, açıklanan düşüncelerin kişiselliği, ele alınan düşüncenin bir sonuca vardırılmayışı, kendi içindeki bir düzenle gelişigüzel yazılması gibi özellikleri söylenmesine karşın, tüm bunların bir türün niteliğini belirleyemeyeceği açıktır. Benzer özelliklere sahip olan söyleşileri ya da eleştirileri deneme yazılarından ayırmak çok zordur. Denemeler, herhangi bir konudaki düşüncelerin genellikle kişisel bir görüş olarak açıklandığı yazılardır biçiminde bir tanımlama yapılırsa, denemenin şiir, öykü, roman, oyun gibi yazın türleri dışındaki tüm düzyazıları kapsayabilecek bir genişliğe sahip olduğu da rahatlıkla söylenebilir. Deneme yazarı, denemesinde kesin yargılara varmayı amaçlamaz, ele aldığı konu üzerinde okurun düşünmesini amaçlar. Denemelerde yaşamı, insanı, insanlar arası ilişkileri, dünyayı ve dünyanın çeşitli görünümlerini, kesitlerini, coğrafyaları ve tarihi, sanat yapıtlarını ele alabilecek bir genişliğe sahiptir. Bu genişliği ya da özelliği, denemenin konularına göre bir sınıflama içinde ele alınmasını getirmiştir. Bu sınıflamaya göre denemenin; yazarın gözlemlerini ve yorumlarını içeren nesnel denemeler; yalnızca yazarın düşüncelerini içeren öznel denemeler; yazarın iç dünyasını, kendi özelliklerini, huylarını, alışkanlıklarını içeren kişisel denemeler; kimi kişileri ya da toplumları ele alarak bunların özelliklerini anlatan karakter denemeleri; herhangi bir yeri öznel bir tutumla yansıtan betimleyici denemeler; edebiyat eleştirisini konu edinen eleştirel denemeler; felsefe, din, toplumbilim alanına giren konuları işleyen felsefi denemeler; bilimsel araştırmalarla, gelişmelerle, yeniliklerle ve bunların sonuçlarıyla ilgili bilimsel denemeler gibi alt başlıklarda ele alınması kabul görmektedir.



RUH ALIŞVERİŞİ...
"Türk Dili" dergisinin Temmuz 1961 tarihli "Deneme Özel Sayısı"nın giriş yazısında, "Bir edebiyat türü olarak deneme, özgürce seçilen bir konuda gelişen, çokluk orta uzunlukta bir düzyazı biçimidir. Ağırbaşlı edebiyat yazıları içinde deneme, en ilgi çekici olanıdır. Gerçi kitapları koşarcasına okuyanlar ona pek yüz vermezler, ama gerçek kitapseverlerin sık sık başvurdukları eserler de çokluk deneme kitaplarıdır. Okurlar, denemeyi hoşça vakit geçirmek için okurlar. Ondan beslenmeyi beklemeseler de gene de beslenirler ondan. Şiir ve aklı başında hayat öyküleri bir yana bırakılacak olursa, yazarla en yakın ruh alışverişine giren yazı türü denemedir..." (s. 673-674) deniliyor.Sabahattin Eyuboğlu, deneme türünün kurucusu, öncüsü ve en büyük temsilcisi olan Montaigne için, ülkemizde ilk kez çevirisini yaptığı ve yıllarca başucu kitabı olarak ellerden düşmeyen ve birçok kuşağın aydınlanmasına katkısı olan Denemeler'in yeni basımları için çeşitli tarihlerde yazdığı önsözlerinde şunları söyler: "...Yeni düşünce, insan bilincinin insanı ve doğayı serbestçe tanımak çabası ise, Montaigne, bu çabanın ilk büyük hamlesidir. (1940)... Montaigne hep kendini anlatıyordu; ama kendini anlatırken insan düşüncesini yeni bir yola sokuyor, köhne inanışları, doğaya, akla aykırı alışkanlıkları, safsataları baltalıyor, dünya sevgisine, müspet düşünüşle, gerçekçi edebiyata yol açıyordu. Bir insanda bütün insanların meseleleri bulunduğuna inandığı için, kendini anlatırken yalnız kendini düşünmüş olmuyordu. Kendini değil de başkalarını anlatmış olsaydı, Denemeler'de yine aynı düşünceler, aynı duygular olacaktı. Onun zamanında kendini, insanlığı ve doğayı keşfe çıkmak, cüret, iman ve çaba isteyen bir işti... Denemeler'i okuyan şu iki dersi almamazlık edemez: Doğanın istediği gibi düşün ve yaşa; hiçbir kitabın, hiçbir dogmanın kölesi olma. Aldanmıyorsam Batı kültürünün Montaigne'den bugüne kadarki gelişmesi genel olarak bu iki derse sadık kalmıştır (1950)... Montaigne Avrupa'ya serbest düşünmesini öğretmiş olan adamdır, demek fazla büyük söylemektir, ama böyle bir söz olsa olsa Montaigne için söylenebilir... (1952)..."


DENEMELER'İN İÇERİĞİ
Birçok denemenin başına açıklamalar koyan Hüsen Portakal, Montaigne'in, 1571'de yazmaya başladığı Denemeler'in 1. ve 2. kitaplarının ilk baskılarını 1580'de Bordeaux'da yayımlattığını, 1585'te 3. kitabın yayımlandığını, Bütün Denemeler'in (3 kitap birlikte) ilk kez 1588'de Paris'te yayımlandığını söylüyor. Montaigne'in denemelerinde ne yok ki? Üzüntü, duygu, aylaklık, yalancılar, dayanıklılık, korku, korkaklık, mutluluk, imge gücü, bilgiçlik, çocukların eğitimi, dostluk, ılımlılık, yalnızlık, akıl, ün, eşitsizlik, savurganlık, sarhoşluk, vicdan, kitap, kendini beğenmişlik, tembellik, erdem, öfke, dürüstlük, pişmanlık, övüngenlik, deneyim, felsefe... İnsani olan, insanı ilgilendiren, insanla örtüşen her konuyu bulmak mümkün denemelerde. Duygudan düşünceye, düşünceden felsefeye, felsefeden yaşama uzanan bu denemelerde bir insanın kendisini tanıması için gereken ne varsa bulabileceğini ve Bütün Denemeler'in insanlığın başyapıtlarından biri olduğunu söylemek abartı sayılmaz. Montaigne, yalnızca küçük bir kısmını yazdığımız bunlar gibi yüzlerce konudaki düşüncelerini, içtenlikle anlatır. "Kitabımın konusu benim" diyen, kendi düşüncemizi başkalarının düşünceleriyle zenginleştirmesini bilme yolunu öğreten, dil ve düşün dünyamızı geliştirip zenginleştiren, bizi yeni yeni kavram ve düşüncelerle donatan Montaigne, bir denemesinde denemelerinin konusunu ve bunları işleyiş biçimini şöyle açıklıyor: "...Başkaları insanoğlunu yetiştiredursun ben onu anlatıyorum ve kendimde, pek fena yetişmiş bir örneğini gösteriyorum... Kendimi anlatırken söylediklerim değişik ve değişken olmamakla beraber, hiç gerçeğe aykırı değildir... Her insanda insanlığın bütün halleri vardır."


Bütün Denemeler/ Montaigne/ Türkçesi: Hüsen Portakal, 4 cilt/ Cem Yayınevi/ 464+390+254+456= 1564 s.
(Bu yazı Cumhuriyet Kitap’tan alınmıştır. Sayı: 875, 23 Kasım Perşembe 2006.

Sunday, November 26, 2006

2006 Dünya Felsefe Günü Etkinlikleri


Felsefe Grubu Eğitimi’nin 21. Kuruluş Yıldönümünde
DÜNYA FELSEFE GÜNÜ ETKİNLİKLERİ:
FELSEFE, SANAT VE BİLİM İLİŞKİLERİ

Tarih: 30 Kasım Perşembe 2006
Saat :10:00-12:00
Açılış Konuşmaları:
Prof. Dr. Alper Akınoğlu (Ç.Ü. Rektörü)
Prof. Dr. A. Necmi Yaşar (Ç.Ü. Eğitim Fakültesi Dekanı)
Prof. Dr. Adnan Gümüş (Felsefe Grubu Eğitimi Bölüm Başkanı)
Şair-Yazar Enver Ercan(Türkiye Yazarlar Sendikası Genel Başkanı)

I. OTURUM:
Oturum Başkanı: Adnan Gümüş
Konuşmacılar:
Uluğ Nutku: Bilim ve Sanat Arasında Felsefe
İoanna Kuçuradi: Sanatın Felsefeye Yararı
İ. Çetin Derdiyok: Sanatı Anlamak
Mustafa Günay: Edebiyatın İçindeki Felsefe

Yer: Çukurova Üniversitesi, Mithat Özsan Amfisi

12:00-13:30 Öğle Yemeği

II. OTURUM:
Saat :13:30-15:00

Oturum Başkanı: Uluğ Nutku
Konuşmacılar:
Cahit Aslan: Felsefenin Sosyolojisi.
Celal Gürbüz: Özgürlük ve Değer
Mustafa Okan: Öykülü Resimler
Çetin Yiğenoğlu: Pop Özne
Nazire Akbulut: Alman Romantik Yazınında Felsefi Etkiler
15:00-15:15 Ara


III. OTURUM:
Saat :15:15-16:00
”( Belgesel Film ve Tartışma)
Oturum Başkanı: İoanna Kuçuradi
Konuşmacılar:
Gülsun Dülgeroğlu: Felsefe Açısından İnsan Hakları
Felsefe Grubu Öğrencileri: Esra Kılıç, A. Bilge Öztürk, Ayşegül Harputlu, Muhammed Yeni


Tarih: 1 Aralık Cuma 2006

IV. OTURUM:
Saat :10:00-12:00
Oturum Başkanı: Mehmet Karasu
Konuşmacılar:
Ahmet İnam: Felsefe-Edebiyat İlişkileri
Adnan Gümüş: Spekülatif ve Estetik Düşünce Bağlamında Sosyal Bilimler
Enver Ercan: Genç Şairin Var Olma Felsefesi
Salih Bolat: Şiirde Düşüncenin Yeri


12:00-13:30 Öğle Yemeği


V. OTURUM:
Saat: 13:30-15:00

Oturum Başkanı: Ahmet İnam
Konuşmacılar:
Betül Çotuksöken: Felsefeden İnsan Bilimlerine Bakınca
Sara Çelik: Felsefe ve Bilim İlişkileri
Birnur Eraldemir: Sanat ve Eğitim: Bir Durum Saptaması
Kazım Artut: Günümüz Sanat Eğitimine Eleştirel Bir Bakış

15:00-15:15 Ara
Şiir Dinletisi (Salih Bolat, Enver Ercan)
Saat: 15:15-15:30

Genel Değerlendirme
Saat : 15:30-16:30
“Genel Değerlendirme”
Oturum Başkanı: Ç. Yiğenoğlu
Konuşmacılar:
A. İnam, İ. Kuçuradi, B. Çotuksöken, Uluğ Nutku A. Gümüş, , S. Bolat, E. Ercan, B. Eraldemir.


Düzenleyen Kurumlar:
Türkiye Felsefe Kurumu,
Türkiye Yazarlar Sendikası,
Çukurova Üniversitesi
Eğitim Fakültesi Felsefe Grubu Eğitimi Bölümü.

YER: Mithat Özsan Amfisi, Ç.Ü, Adana.

Gözde Dedeoğlu'nun kitabı..




Bir Felsefî İfşaat...


SERVER TANİLLİ


Okurların bildiği bir şeyi tekrarlamak gerekecek: Sovyetler Birliği'nin çöküşü ile sosyalizmin Batı'da çatlaması, asıl besini antikomünizm olan geleneksel sağ'ın ideolojisinin parçalanmasına da yol açarken, ''yeni liberalizm'' -tek ideoloji olarak- tahta çıktı. Başta Amerikan kapitalizminin bu uyduruğu, tek doğru ve seçenek olarak, bütün dünyaya dayatılıyor.
Gerektiğinde, zorla; yani emperyalizme kalkarak!
Akıl hocaları da var: Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, İktisadi İşbirliği ve Gelişme Örgütü ile Dünya Ticaret Örgütü...
Bu ''tek boyutlu'' ideoloji, doğaya ve yaşama ilişkin her şeyi metalaştırıp pazarlarken, belki de en korkuncu, ''ortaklaşa olmamız gereken'' i yıkıyor, ''kamusal'' la ''sosyal'' i de piyasanın emrine veriyor.
Ve liberalizm, başta medya olmak üzere, hemen her ülkede uluslararası iktisadî ve parasal büyük kurumları, kuruluşları, çoğu politikacıyı ve gazeteciyi hizmetine almıştır; onlar da, ''tek düşünce'' yi, modern dogmatizm diyebileceğimiz fikirleri allayıp pullayarak yayıyorlar. Günümüz demokrasilerinde yurttaşlar, bu yapışkan doktrinin ''zift'' ine batmış haldeler; o doktrin, direnen her fikri -belli etmeden- kuşatıp sarıyor, dizginliyor, karıştırıyor, felce uğratıp sonunda boğmaya kalkıyor.
Ya felsefe?
Ege Üniversitesi'nde bir öğretim görevlimizin, Gözde Dedeoğlu'nun, Telos Yayınları'nda çıkan, Etik Düşünce ve Postmodernizm adlı eseri, bize pek önemli ifşaatta bulunuyor...

**

Postmodernizm, 20. yüzyılın ikinci yarısında palazlanmış bir felsefe akımıdır.
Özellikle mimarlığın estetiğinden gelen bu akım, modernitenin, Aydınlanma Yüzyılı'nın temel fikirlerini, başta da aklı, ilerleme düşüncesini, bilimi, hümanizma ile evrensel değerleri reddediyor.
Yerlerine koyduğu ne?
Modernizmin kimi katılıklarına karşı, insanî olanı, farklılıkları, değişik renkleri, coşkuyu, hoşgörüyü çıkarmak niyetiyle ve görecelik ve kuşkuculuk havalarıyla yürürken, gelip durduğu nokta, uzlaşımcılık ve edilgin bir tavır!
Nasıl olur böyle bir tarih kesitinde?
Öte yandan, bilime ve akla karşı oluş, insanları metafiziğe götürdüğünde, cehaletle de birleşince, sonuç ne olacaktır? Saygın bir düşünür, Leslie Lipson şöyle diyor: ''Direksiyona inancın geçmesine izin verdiğiniz anda, mantık arka kanepeye geçmek zorundadır.''
Doğru değil mi söylediği?
İki düşünür, Alan Sokal ve Jean Brichmont, ''Sanatla mimariden toplumsal bilimlerle felsefeye kadar uzanan bir yelpazede, kötü sunulmuş bir düşünceler yığını'', ''zamanımızın puslu modası'' olarak tanımlıyorlar postmodernizmi.
Bayağılıklar, göz boyamalar, kavram karmaşası...
Gözde Dedeoğlu, eserinde, kendisi de açtığı bir yelpazede, titizlikle gözden geçiriyor postmodernizmi. Ve sonunda şunu soruyor: Postmodernizm insanlık için, dünyamız için ciddî bir tehlike midir? ''Kanımca evet!'' , diyor.
Yazarımıza göre, sanki köktendincilik tehlikesi yetmemiş gibi; ''parasal desteğin kamu kaynaklarından özel sektöre doğru kaymasıyla'' , bilimsel nesnellik de gittikçe tehdit altındadır. Bizzat fikir yaşamı, kavramlar dünyası, bir tehditle yüz yüzedir. Bundan, en çok zarar gören ve daha da görecek olan, başta demokrasi ile ahlaktır: Sevginin, bağlılığın yanı sıra paylaşım, dayanışma; onur, adalet, özgürlük, eşitlik değerleri çiğneniyor, yerini tek değer olarak para ve tüketme çılgınlığı alıyor.
Böyle ''zedelenmiş insanlık'' nereye varabilir?
Yazarımızın zikrettiği gibi, ''Paylaştığımız dünya bu aralar tehlikeli bir yer olmuştur. Fakat bunca tehlike arasında umut da vardır'' der Leslie Lipson ve devam eder; ''Umutlarımızın gerçekleşmesi için net düşünmeye, doğru değerleri seçmek için bilgeliğe ve harekete geçmek için yürekliliğe ihtiyacımız vardır''.
Yazarımız da bu umudu paylaşıyor ve seçimini insanca olandan yana yapıyor.
''Yeni liberalizm'' in tahribatı ile postmodernizm, tam bir örtüşme içinde; Gözde Dedeoğlu da, değerli eseriyle, tam zamanında bu foyayı açığa çıkarıyor.
Bütün okurlar, bu kitabı gecikmeden okumalılar!..


14 Mayıs 2004 Cumhuriyet

Sunday, November 19, 2006

2006 Dünya Felsefe Günü Mesajı



2006
DÜNYA FELSEFE GÜNÜ
MESAJI

Dünya Felsefe Günü kutlamaları, bizde olduğu gibi dünya ülkelerinde de yayılıyor. Kimi ülkelerde bir gün, kimi ülkelerde de bir hafta boyu düzenlenen etkinliklerle kamuoyunun dikkati felsefeye ve felsefe bilgisinin yaşamdaki yerine çekiliyor.


Dünya Felsefe Günü üç yıl Paris’te, UNESCO Merkezinde görkemli bir şekilde kutlandıktan sonra, bu geniş boyutlu uluslararası kutlamanın her yıl başka bir ülkede yapılmasının uygun olacağı; bunun, bir Felsefe Günü ilân etmenin amacına daha çok hizmet edebileceği düşünüldü. Böylece 2005 yılının kutlanması Şili’de (Santiago’da) yapıldı, bu yıl da Fas’ta (Rabat’ta) yapılıyor. Gelecek yıl, Dünya Felsefe Gününe biz, İstanbul’da ev sahipliği yapacağız. Ukrayna da 2008 yılı için sırada.


Bu kutlamalar çok sevindirici. Ne var ki felsefî bilginin yaşamın çeşitli alanlarında etkili olabilmesi için, felsefenin yararlarını yalnızca anlatmak yetmez. Felsefî bilgiye dayanan yaptıklarımız-ettiklerimizle, felsefenin yararlarının örneklerini de vermemiz gerekiyor.


Bunun için 2006 yılı Felsefe Gününün felsefî bilginin ülkemizde yaşama –kişi yaşamına, kamu yaşamına, hukuka, siyasete, ekonomiye– daha çok ışık tutması için ne gibi yeni yolların denenebileceğini; örgün ve yaygın felsefe eğitiminin daha verimli olabilmesi için başka nelerin yapılabileceğini tartışarak, bunları gerçekleştirme yolunda yeni adımlar atmamıza bir vesile olmasını diliyorum.


Değerli Meslekdaşlarım, Sevgili Felsefe Öğrencileri ve Felsefe Dostları, Felsefe Gününüz kutlu olsun.

Ioanna Kuçuradi
Türkiye Felsefe Kurumu Başkanı

Saturday, November 18, 2006

DÜNYA FELSEFE GÜNÜ KUTLANDI (13.11.2006)
H. Haluk ErdemYamaç: “Felsefi etkinlikleri dogmalardan kurtarmak hepimizin görevi”Gazi Üniversitesi ile Bilim ve Bilimsel Felsefe Çevresi tarafından 13Kasım’da Dünya Felsefe Günü çerçevesinde bir program düzenlendi.Üniversitemizde geçen yıl ‘Felsefe, Toplum ve Bilim’ paneliyle ilki kutlananDünya Felsefe Günü, bu yıl daha katılımlı etkinliklerle devam etti.


Rektörlük Mimar Kemaleddin Salonunda gerçekleştirilen programın açılışındakonuşan Gazi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kadri Yamaç, felsefe etkinliklerinin batı kaynaklarına göre Talesten başladığını söyleyerek, “Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarının katkılarının pratikte kaldığı açıktır” dedi.

Helen-Roma antik felsefe döneminde önemli adımlar atıldığını ifade edenYamaç, “Tales’le başlayan dönemde sorular sorulmaya başlandı. Nasıldan çok,neden incelendi. Ortaçağdan sonra felsefenin farklı bir etki altına girdiğini görüyoruz. Ortaçağa kadar aslında felsefeciler önemli sorular sordular ve önemli yanıtlar verdiler. Psigor, Tales teorilerini o yılara borçluyuz” şeklinde konuştu.

Ortaçağdan sonra felsefenin ayaklarının yerden gökyüzüne çıktığını hatırlatan Yamaç, bu dönemde felsefenin Hıristiyanlığın bir yürütücüsü haline geldiğini vurguladı. “Felsefenin öyküsü uzundur” diyen Yamaç, sözlerine şöyle devam etti: “Felsefe ile uğraşanlar, felsefe tarihine önem verirler, haklıdırlar. Çünkü felsefe bakış açımızın anlaşılabilmesi içinnasıl, neden sorusunun, o yıllardan nereye geldiğimizin yanıtının bilinmesi gerekiyor.”
Ortaçağ sonrasında doğu dünyası ile batı dünyası arasında bir kopma olduğunuanlatan Prof. Dr. Yamaç, “Aydınlanma süreci dediğimiz o yıllar, aslında bilginin gökyüzünden yeryüzüne indirildiği yıllardır. Bu yıllarda doğu toplumları bilgiyi gökyüzünden yeryüzüne indirmekte ciddi sorunlar yaşadı”


Aydınlanmaya hizmet eden çok sayıda felsefeci olduğuna değinen Kadri Yamaç,nesne ve olgular arasındaki ilişkinin aydınlanma sonrasında berraklaşmayabaşladığını kaydetti.20’nci yüzyılda felsefenin niteliğinde, sorularında, yöntembilimdedeğişiklikler başladığı bilgisini veren Rektör Yamaç, bu dönemde artıkdogmaların bir yana bırakıldığını ve bilimin ortaya çıktığını söyledi.20’nci yüzyıl felsefesinin bu doğrultuda ciddi değişikliklere uğradığındansöz eden Yamaç, şunlara dikkat çekti: “20’nci yüzyıl felsefesine yüzyılınbaşından itibaren damgasını vuran çeşitli olaylar vardır. Bu olayların birkısmı bilimsel alanda gerçekleşmiştir. Ama bugün felsefe daha çok bilgininne olduğu, bilginin nasıl elde edildiği, bilginin elde edilme süreçleri,yöntem bilgisinin ne olduğu ile ilgili sorularla uğraşmaktadır.”Yamaç, etiğin, felsefenin ciddi uğraş konularından birisi olduğunusöyleyerek, çağın koşullarına göre felsefeyi yorumlamanın da değiştiğiniaktardı.Felsefi etkinlikleri dogmalardan kurtarmanın hepimizin görevi olduğunu dilegetiren Prof. Dr. Yamaç, sözlerini şöyle noktaladı: “Dogmanın içerisindekibir felsefe, felsefe olma niteliğini bütünüyle kaybeder. Biz reformu veaydınlanmayı yaşamadık. Yapılacak şey, felsefeyi doğru, sağlam bacaklarüzerine oturtmaktır. Felsefe sirkülasyonlara dayalı olarak yapılamaz. 200yıl öncesinde kalmış mitoslarla dolu bir felsefenin günümüzde yeri yoktur.Ben felsefeyi bir bilim dalı olarak, bir bilimsel etkinlik olarak görmekistiyorum.”“Felsefeciler kendi ‘fildişi’ kulelerinden çıkmalı”Öğr. Gör. Dr. Haluk Erdem ise, 1946 yılında resmen yürürlüğe giren, bu yıl60. kuruluş yılını kutlayan UNESCO’nun dünyadaki olumsuz gelişmelerin ilkçıkış yerinin insan zihni olduğunu belirtmesiyle, bir noktayı yenidendüşünmeye başladıklarını söyledi. “İnsanlar birtakım eylemlerinigerçekleştirmeden önce, zihninde bunu belirli istemlere göre kurarlar,",1]


şeklinde konuştu.


Aydınlanmaya hizmet eden çok sayıda felsefeci olduğuna değinen Kadri Yamaç,nesne ve olgular arasındaki ilişkinin aydınlanma sonrasında berraklaşmayabaşladığını kaydetti.
20’nci yüzyılda felsefenin niteliğinde, sorularında, yöntembilimde değişiklikler başladığı bilgisini veren Rektör Yamaç, bu dönemde artık dogmaların bir yana bırakıldığını ve bilimin ortaya çıktığını söyledi. 20’nci yüzyıl felsefesinin bu doğrultuda ciddi değişikliklere uğradığından söz eden Yamaç, şunlara dikkat çekti: “20’nci yüzyıl felsefesine yüzyılınbaşından itibaren damgasını vuran çeşitli olaylar vardır. Bu olayların bir kısmı bilimsel alanda gerçekleşmiştir. Ama bugün felsefe daha çok bilginin ne olduğu, bilginin nasıl elde edildiği, bilginin elde edilme süreçleri, yöntem bilgisinin ne olduğu ile ilgili sorularla uğraşmaktadır.”Yamaç, etiğin, felsefenin ciddi uğraş konularından birisi olduğunu söyleyerek, çağın koşullarına göre felsefeyi yorumlamanın da değiştiğini aktardı.


Felsefi etkinlikleri dogmalardan kurtarmanın hepimizin görevi olduğunu dilegetiren Prof. Dr. Yamaç, sözlerini şöyle noktaladı: “Dogmanın içerisindekibir felsefe, felsefe olma niteliğini bütünüyle kaybeder. Biz reformu veaydınlanmayı yaşamadık. Yapılacak şey, felsefeyi doğru, sağlam bacaklarüzerine oturtmaktır. Felsefe sirkülasyonlara dayalı olarak yapılamaz. 200yıl öncesinde kalmış mitoslarla dolu bir felsefenin günümüzde yeri yoktur.Ben felsefeyi bir bilim dalı olarak, bir bilimsel etkinlik olarak görmekistiyorum.”

“Felsefeciler kendi ‘fildişi’ kulelerinden çıkmalı”

Öğr. Gör. Dr. Haluk Erdem ise, 1946 yılında resmen yürürlüğe giren, bu yıl60. kuruluş yılını kutlayan UNESCO’nun dünyadaki olumsuz gelişmelerin ilkçıkış yerinin insan zihni olduğunu belirtmesiyle, bir noktayı yenidendüşünmeye başladıklarını söyledi. “İnsanlar birtakım eylemlerinigerçekleştirmeden önce, zihninde bunu belirli istemlere göre kurarlar,
verdi: “Dünyada olup biten olumsuzlukların nedeni olarak insan zihninedikkati çekiş, UNESCO’nun felsefi bilincin yaygınlaştırmasının önünü açmakgibi bir dizi kararlar almasını beraberinde getirmiştir. Dönemin UNESCOGenel Direktörü tarafından dile getirilen ‘21. yüzyılın anahtarlarından biriartık felsefe eğitimidir’ ifadesi de bunu göstermektedir.”Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda görüşülerek 2002 yılından itibarenKasım ayının 3. Perşembe gününün Dünya Felsefe Günü olarak kutlanmasınınkararlaştırıldığını söyleyen Dr. Haluk Erdem, “Milli Eğitim Bakanlığımızbelirli gün ve haftalar içine 20 Kasım tarihini bu güne ayırmıştır. Resmiolarak kabul edilen Dünya Felsefe Günü her yıl yaygınlaşarak devametmektedir” ifadesini kullandı.Dünyada ilk Dünya Felsefe Günü kutlamalarının 50’yi aşkın ülkede kutlanmayabaşlanırken 3’üncüsü gerçekleştirilen 2004 yılı Dünya Felsefe Kutlamalarının80’den fazla ülkede kutlanma başarısını gösterdiğini dile getiren Dr. Erdem,bu sayının her yıl giderek arttığına işaret etti. Bu günle kamuoyunundikkatinin felsefenin yaşamımızdaki yerine çekildiğinin üzerinde duranErdem, “Felsefecilerin kendi ‘fildişi’ kulelerinden çıkıp toplum ve dünyasorunlarına eğilmesi hiç kuşkusuz bu bakımdan gerekli bir çabadır” dedi.Erdem, Dünya Felsefe Günü’nün insanın düşünme olanağına ve bu olanakla nasıldoğru yargılar verebileceğine yeniden bakabilme günü olduğunu sözlerineekledi.Program, Oturum Başkanlığını üniversitemiz Rektör Yardımcısı Prof. Dr. TubaOngun’un yaptığı “Felsefe, Eğitim ve Medya” adlı panelle devam etti. Paneleİletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Korkmaz Alemdar, Milliyet GazetesiAnkara Temsilcisi Fikret Bila, Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr.Semih Koray, Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Harun Tepekonuşmacı olarak katıldı.Ayrıntılar Gazi Haber’de…",0]



oluştururlar, yani düşünürler” diye konuşan Erdem, şu görüşlere yerverdi: “Dünyada olup biten olumsuzlukların nedeni olarak insan zihninedikkati çekiş, UNESCO’nun felsefi bilincin yaygınlaştırmasının önünü açmakgibi bir dizi kararlar almasını beraberinde getirmiştir. Dönemin UNESCOGenel Direktörü tarafından dile getirilen ‘21. yüzyılın anahtarlarından biriartık felsefe eğitimidir’ ifadesi de bunu göstermektedir.”

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda görüşülerek 2002 yılından itibarenKasım ayının 3. Perşembe gününün Dünya Felsefe Günü olarak kutlanmasınınkararlaştırıldığını söyleyen Dr. Haluk Erdem, “Milli Eğitim Bakanlığımızbelirli gün ve haftalar içine 20 Kasım tarihini bu güne ayırmıştır. Resmiolarak kabul edilen Dünya Felsefe Günü her yıl yaygınlaşarak devametmektedir” ifadesini kullandı.

Dünyada ilk Dünya Felsefe Günü kutlamalarının 50’yi aşkın ülkede kutlanmayabaşlanırken 3’üncüsü gerçekleştirilen 2004 yılı Dünya Felsefe Kutlamalarının80’den fazla ülkede kutlanma başarısını gösterdiğini dile getiren Dr. Erdem,bu sayının her yıl giderek arttığına işaret etti. Bu günle kamuoyunundikkatinin felsefenin yaşamımızdaki yerine çekildiğinin üzerinde duranErdem, “Felsefecilerin kendi ‘fildişi’ kulelerinden çıkıp toplum ve dünyasorunlarına eğilmesi hiç kuşkusuz bu bakımdan gerekli bir çabadır” dedi.
Erdem, Dünya Felsefe Günü’nün insanın düşünme olanağına ve bu olanakla nasıldoğru yargılar verebileceğine yeniden bakabilme günü olduğunu sözlerine

ekledi.

Program, Oturum Başkanlığını üniversitemiz Rektör Yardımcısı Prof. Dr. TubaOngun’un yaptığı “Felsefe, Eğitim ve Medya” adlı panelle devam etti. Paneleİletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Korkmaz Alemdar, Milliyet GazetesiAnkara Temsilcisi Fikret Bila, Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr.Semih Koray, Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Harun Tepekonuşmacı olarak katıldı.

Ayrıntılar Gazi Haber’de…