Sunday, December 17, 2006

Fichte Üzerine Bir Kitap



FICHTE: ÖZGÜRLÜK HAVARİSİ
Ufuk Coşkun


Alman İdealizmi I: Fichte
Haz. Eyüp Ali Kılıçaslan-Güçlü Ateşoğlu
Ankara: Doğu Batı Yay., 2006, 548 syf.


Almanların ulus devlet olma süreci, onlarca prensliğin bir araya gelmesi ve tek bir bayrak altında birleşmeleri ancak birtakım koşullar altında gerçekleşti. Tarihsel olarak diğerlerinden daha farklı bir evrim geçiren Almanların ulus olma serüveni de farklıydı. İlk olarak, sanayi devrimiyle birlikte burjuvazinin başını çektiği ticari, ekonomik ve siyasi örgütlenmenin gereklerini yerine getirmek durumunda kaldılar. Ama daha önce doğuda Rus, batıda Fransız ve İngiliz tehdidine karşı birlik oluşturmaları gerekiyordu. Daha geç sanayileşmiş, emperyal bir güç olarak sömürge hareketlerine çok geç katılmış ve birliğini daha sonra tamamlamıştı. Bu sömürgeci arzuları yirminci yüzyılda iki dünya savaşının da tetikleyicisi oldu.


“Büyük idealistler kendi dönemlerini öyle bir çağ olarak görüyorlardı ki artık insan tini tarihteki etkinliğinin imleminin ve bütün tarihsel sürecin yönünün ve anlamının bilincine varmıştı.” Büyük bir dönüşümün yaşandığı Avrupa coğrafyasında zaman ve mekânla kurulan ilişki yeniden tesis edildi. Buradaki en önemli etken siyasi ve toplumsal olaylardı. Fransız Devrimi ve ardından Napolyon savaşları tüm kıtadaki ulus bilincini körüklemişti. Halkların kendi geleceklerini yine kendilerinin belirlediği bir ortamda düşünsel üretimin ve yaratıcılığın da farklı olması düşünülemezdi. Bu, en çok Almanlar için geçerliydi, çünkü kıtanın ortasında düşünsel ve fiziksel etkilere ve saldırılara en açık durumda olan onlardı.


Batının eski dünyaya üstünlüğünün ifadesi olan bütün yeniliklere ezeli rakiplerinden daha sonra kavuşan Almanlar bu arayı kapatmak için büyük bir zihinsel çaba gösterdiler. Ulus olma bilincini yaratmanın gereği olarak dil, tarih ve kültür alanındaki çalışmalarıyla Alman entelektüelleri başlıca rolü oynadılar. Avrupa aydınlanmasının nihaî hedefi bireyin mutlak anlamda özgürleşmesiydi, fakat bir özne olarak bireyin yüceltilmesi ve onun rasyonel bir biçimde yönetilen bir toplumun öznesi olarak tarihin sonunda ideal insanın ve toplum yapısının gerçekleştirilmesinin adeta Alman ulusunun seçkin bir ayrıcalığı olduğu teması özellikle Alman filozoflarınca dile getirildi. Alman idealistleri olarak da adlandırılan Fichte, Schelling ve Hegel tarafından bu düşünceler sistematize edildi. Bunu yaparken yararlandıkları en büyük kaynak büyük Alman filozofu Immanuel Kant oldu. Onun eleştirel felsefesini devralarak rasyonel bir bütünlüğe sahip sistemli bir felsefe geliştirdiler.


Alman idealistlerinin başlıca amacı felsefeyi her şeyi açıklamaya muktedir kesin bir bilim haline getirmektir. Bu en azından Fichte için böyledir. Hegel ve Marx felsefesinin temeli olan diyalektik düşüncenin asıl mimarı olan Fichte üzerinde durulmayı hak eden bir düşünürdür. Zamanında oldukça ilgi toplamış olmasına rağmen özellikle ülkemizde ihmal edilmiştir. Bir ara çok popüler olan varoluşçu felsefe ya da uğruna çetin mücadeleler verilen marksist felsefe onun düşünceleri olmadan tam olarak anlaşılamaz. Yine Alman felsefesinin önemli temsilcileri Husserl ve öğrencisi Heidegger’in felsefe-bilim problematiği çerçevesinde ortaya koydukları tezler de belirsiz kalır. İşte modern batı felsefe tarihinin orta yerinde belirleyici bir yere sahip Alman idealizminin, özelde ise onun kurucusu sayılan Fichte’nin yeterince araştırma konusu yapılmamış olması bu açılardan oldukça düşündürücüdür.


1762 yılında Saksonya’nın bir köyünde dünyaya gelen Fichte yoksul bir ailede yetişmesine rağmen şanslı bir tesadüf sonucu bir kontun himayesinde oldukça iyi bir eğitim gördü. O da diğer pek çok filozof gibi papazlık eğitimi aldı ve sağlam bir teoloji öğrenimi gördü. Gençliğinde en çok Spinoza, Goethe ve Lessing’in düşüncelerinden etkilendi. Ömrünü özellikle Kant’tan miras aldığı eleştirel felsefeyi geliştirmek ve onu sistemli bir metafizik şeklinde dönüştürmek için kullandı.


Ona göre Varlık ve Yaşam bir ve aynıdır. Burada bizi ortak bir amaca, yani ahlâksal bir dünya düzeninin kurulmasına doğru götürecek olan bir ahlâksal belirlenimlerin çokluğu içinde bize özgürlük düşüncesini sunar. Bunun yolunu da ‘Bilim Öğretisi’ adlı yapıtında bir “ben” felsefesi kurarak inşa eder.


Çok bilinen örnektir ve Fichte denince akla ilk gelen anekdottur. ‘Duvarı düşünün’ der Fichte. Şimdi de ‘duvarı düşüneni düşünün’. Ardından ‘duvarı düşüneni düşüneni düşünün’, ve bu böyle sonsuza dek sürsün. Her aşamada bilince nesne olmaktan kaçan bir ‘ben’, özne vardır. Sonsuzlukta bir yerde artık nesne olmayan bir ben kalır ve işte bu transendental bir ‘ben’liktir. Bu, sınırsız etkinliktir ve Fichte’nin daha geç döneminde, kendisini bilinçlerde düşünceye sezdirirken ‘Yaşam’ halini alır.


Batı felsefesinin kaynağında yer alan ‘özne-nesne ayrımı’ Fichte’de ‘ben-ben olmayan’ şeklinde ortaya çıkar. Sınırsız bir etkinlik olarak ‘ben’ ve onu sınırlayan etkinlik olarak doğa, toplum, v.b… Olmak, varlığını sürdürmek için onu sınırlayan ben olmayış üzerinde etkin olmak, onu değiştirip dönüştürmek ‘ben’in doğasıdır. Bu düşünceler daha sonra Hegel düşüncesinde (tez-antitez-sentez ve öznel-nesnel-mutlak tin şeklinde) en olgun halini almıştır. Hemen belirtmelidir ki, bu düşüncelerin kökeni Kant’ın fenomen-numen ayrımına dayanır. Bu ayrımlar Alman felsefesinin ve idealizminin bütünselliğini anlamamıza daha çok katkıda bulunur. Dış dünyanın varlığını ve ahlâksal dünyayı özneden yola çıkarak oluşturan idealist felsefenin bu diyalektik kurgusunu Marx çok farklı bir alanda aynen uygulayacaktır.


“Kayalarda biten yosunlardan meleklere kadar bu müthiş hiyerarşi, varoluşunu Ben’e borçludur. Tinsel dünyanın eksiksiz sistemi, onun içinde bulunur ve insan, anlaşılabilir biçimde kendisi ve bu dünya için koyduğu yasanın bu dünyada geçerli olmasını bekler.” Mutlak tinden, saf, transendental Ben’den varoluşun en küçük zerresine kadar her şey bu birliğe dahildir. Bu varlık ve yaşam ancak insan sayesinde bir anlam kazanacaktır. “İnsan karışıklığa düzen, evrensel muammaya plân getirecektir. Onun sayesinde çürüme meydana gelecek ve ölüm, yeni ve görkemli bir yaşam için çağrıda bulunacaktır.”


Onun felsefesinin temeli özgürlük düşüncesidir. Kör, denetimsiz ve yönünü tayin edemeyen güçlere sahip insanların, toplumlarının veya devletlerin zayıf kalacağı, istençlerinin ve amaçlarının olmayacağı açıktır. Özgür bir insan ancak özgür bir toplumda yaşayabilir, her şey birbirine bağlıdır. Özgür olmayan bir toplumda özgür bireyler düşünülemez. Zihin ya da tin herhangi bir konuda özgür olduğunda, bu onu tüm diğer konularda da özgürleştirir. Bu düşünceleriyle o aydınlanmanın ve modern düşüncenin tipik bir temsilcisidir.


Fichte’nin özgürlükle ilgili kılavuz düşüncesi şudur: “Her zaman kendinle uzlaşı içinde eylemde bulun. Bunu yapana kadar, gücüm bana yabancı bir şey olarak kalır, benim içimdeki istençsiz ve amaçsız doğanın bir gücüdür.” Etkin bir kişilik özelliği olarak duygu, düşünce ve isteklerini özgürce ortaya koyabilen bireyler düşünmenin yasalarına bağlı olmak yoluyla ahlâkî iyiliği ve gücü temsil edebilirler.


Bizde daha çok “Alman Ulusuna Söylevler” adlı yapıtıyla tanınan Fichte, bu kitabın çevrildiği yıl olan 1927’den sonra Türk milliyetçiliğini besleyen önemli kaynaklardan biri olmuştur. O, Fransız Devrimi’ni, insanları, özgür ahlâksal gelişimlerini engelleyen toplumsal ve siyasi yaşam biçimlerinden kurtaran bir süreç olarak görmüştü. Fakat ironik bir biçimde, Napolyon önderliğindeki Fransızların Almanlara karşı saldırıya geçmesi sonucunda özgürlüğün sarsılmaz bir havarisi olarak bu söylevleri verdi. “Tinsellik ve özgürlük ile özgürlük içinde ebedi eğitim; her nerde doğmuş ve her ne dili konuşursa konuşsunlar, bunlara inananlar bizdendirler, bize aittirler ve bize katılacaklardır.” Bunları söylerken sadece Alman askerlerine ya da ulusuna seslenmiyordu.


Başta söylediğimiz gibi, Alman birliğinin sağlanmasında başta Fichte olmak üzere Alman idealistlerinin rolü büyüktür. Koşullar biraz da bunu gerektirmiştir. Kurdukları metafizik dünyayla tarihsel olaylar ve gerçeklikler iç içe geçmiştir ve biri diğerinden ayrılamaz.

Thursday, December 14, 2006

Bilişim Toplumu ve Etik Sorunlar



BİLİŞİM TOPLUMU ve ETİK SORUNLAR
Gözde Dedeoğlu
Alfa Aktüel Yayınları, 2006.

Bilgisayarlar, yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren güçleri ve işlevlerinde kaydedilen hızlı gelişim ve özellikle yirminci yüzyılın son çeyreğinde iletişim teknolojilerinde yaşanan başdöndürücü gelişmelerle birlikte bireysel ve toplumsal yaşamları çok yönlü etkileyerek değiştirmeye başladı. Bilişim teknolojileri gücü ve yaygınlığı nedeniyle kullanıldığı alanı derinden etkilemekte, bu etkiler kurum ve işlevlerde değişikliklere neden olmakta. Neredeyse her alanda işler bilişim teknolojileri kullanılarak yapılmakta, gereksinimler bilişim teknolojileri kullanılarak karşılanmakta. Ne var ki, bilişim teknolojilerinin sağladığı bu olanak, günümüzde bilgi ve iletişim teknolojilerini kullanarak karşılıklı ve etkileşimli olarak bilgilenen bireylerin oluşturduğu bilişim toplumunda ortaya çıkan yeni sorunları da beraberinde getirmiştir. Günümüz bilişim çağında etik sorunlar önceliğini korumakta hatta her zamankinden daha da fazla gibi görünmektedir. Teknolojideki başdöndürücü gelişmeler insanın bugüne dek oluşturmuş olduğu değerleri zedeleyebildiği gibi, insanın insan olma niteliklerini tehdit de edebilmektedir. Hızla ilerleyen bu süreç içersinde bu tehditler ne yazık ki henüz tam farkedilememiştir ve yeterince dillendirilmemekte, tartışılmamaktadır.

Dünya hızla değişiyor ve çok büyük sorunları var… Bu sorunlar insanın ve dünyanın sürekliliğini tehdit eder boyutta. Bilişim teknolojilerinin etik ilkeler çerçevesinde kullanılmasıyla bu değişimin olumlu yönde gerçekleşmesini belki garantileyemeyiz, fakat çok önemli bir etki yaratılacağı kuşkusuz…

“Bilişim Toplumu ve Etik Sorunlar”, bilişim teknolojilerinin birey ve toplum üzerindeki olumlu-olumsuz etkilerini ve bilişim toplumunun etik sorunlarını bilişim etiği çalışmaları ışığında geniş bir yelpazede inceliyor.

Sunday, December 10, 2006


İoanna Kuçuradi'den "Schopenhauer ve İnsan"
Etiğe giden yolda "Schopenhauer ve İnsan"
İsmail H.DEMİRDÖVEN
Schopenhauer üzerine Türkçe olarak yazılan ciddi incelemelerden birisi -belki de ilki-, ilk baskısı 1968 yılında yapılmış olan, tanınmış felsefecimiz İoanna Kuçuradi'nin "Schopenhauer ve İnsan" incelemesidir. Bu inceleme aradan otuz sekiz yıl geçtikten sonra yeniden yayımlandı. Kitabın, birisi tek başına, diğeri de Kuçuradi'nin "Nietzsche ve İnsan", "İnsan ve Değerleri" kitaplarıyla birlikte bir bütün olarak okunabilir ve değerlendirilebilir olma gibi bir özelliği bulunmaktadır.


"Bir insan, kendi-bilincine-en azından,Kendi-bilinci gereksinmesine ve çabasına-Ulaşınca, bir kişi olur: Bundan önce, bunaUlaşmadıkça, kişi değildir-şu 'homo sapiens'inBir 'örneği'dir yalnızca"Oruç Aruoba, "Yürüme"denHegel'den on sekiz yaş küçük olan Arthur Schopenhauer'ın yaşadığı yıllar (1788-1860), Hegel'in görüşlerinin Almanya'da yaygınlaştığı ve popüler olmaya başladığı yıllardır. Böyle bir dönemde Schopenhauer, Hegel'in ciddi bir eleştiricisi olarak ortaya çıkar. Ancak ondan hiç etkilenmediği de söylenemez. Biçimsel görülse de bu etkilenmenin, Hegel'in "Geist (tin)" kavramını merkeze koyarak kurduğu dizge ile Schopenhauer'ın "İsteme" kavramı merkezli dizgesi arasında olduğu söylenebilir. Schopenhauer'ın Berlin üniversitesinde dersler vermeye başladığı dönemde, Hegel de aynı üniversitede dersler vermekteydi. Schopenhauer derslerini ısrarla Hegel'in dersleriyle aynı gün ve saate koymuş, ancak Hegel'in derslerinde yer bulmak çok zor iken, Schopenhauer derslerini üç beş kişiyle yapmak zorunda kalmıştı.Yaşadığı döneme bakıldığında Schopenhauer'ın Hegel'in "gölgesinde" kaldığı söylenmiştir. Bu doğrudur. Ancak onun düşüncelerinin ve görüşlerinin günümüzde Varoluşçuluğu ve psikolojiyi derinden etkileyip yönlendirdiğini, kendileriyle bağlantı kurulabildiği takdtirde ancak zaman içinde insanın dünyasındaki yerlerini alabileceklerini unutmamak gerekir. A.Schopenhauer'ın Türkçeye çevrilmiş bazı metinleri bulunmaktadır. Onun ana yapıtı olan "Die Welt als Wille und Vorstellung'un (İsteme ve Görüntü Olarak Dünya) bazı bölümleri "İrade Felsefesi, Âlem, İrade ve Tasavvur" (1962) adı altında; "Parerga und Paralipomena (Diğer Yazılar ve Üzerinde Durulmamış Konular)" yapıtından "Aşkın Metafiziği" (1935,1983) başlığı ile bir bölüm; "Aphorismen zur Lebensweisheit (Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar)" (2005) ile "Über die Freiheit des Menschlichen Willens (İnsanın İsteme Özgürlüğü Üzerine)" adlı makalesi "İstencin Özgürlüğü Üzerine" (2000) başlığı altında Türkçede yayımlanmıştır.Schopenhauer üzerine Türkçe olarak yazılan ciddi incelemelerden birisi -belki de ilki-, ilk baskısı 1968 yılında yapılmış olan, tanınmış felsefecimiz İoanna Kuçuradi'nin "Schopenhauer ve İnsan" incelemesidir. Bu inceleme aradan otuz sekiz yıl geçtikten sonra yeniden yayınlandı. Kitabın, birisi tek başına, diğeri de Kuçuradi'nin "Nietzsche ve İnsan", "İnsan ve Değerleri" kitaplarıyla birlikte bir bütün olarak okunabilir ve değerlendirilebilir olma gibi bir özelliği bulunmaktadır.

İNSAN VE YAŞAM
Kitabın tek başına değerlendirilmesi ya da okunmasıyla Schopenhauer'in etik görüşünün temellerinden birisini oluşturan insan görüşünün; Kuçuradi'nin diğer iki kitabıyla birlikte okunmasıyla da Kuçuradi'nin etik görüşünün temelinde yer alan kavramlardan birisi olan "kişi" kavramının anlam tarihini görmek olanaklıdır..Felsefenin bir araştırma ve bilgi alanı olarak etik tarihinde ortaya konmuş olan her etik görüşün arkasında, bize doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak verilen bir insan görüşü bulunur. Çünkü etiğin kendisine yöneldiği ya da felsefede etik denen alanı olanaklı kılan, adına "yaşam" dediğimiz, insanın belirli bütünlüğü olan bir kişi olarak ve başkalarıyla ilişkilerinde yaşadıklarıdır. Öyle ki "yaşam", dur durak bilmeyen, sürekli akan, avuçlarımızdan kayıp giden, arkasından koşup da ona yetişemeyeceğimiz bir özelliğe sahiptir. Bu nedenle "yaşam"ı yakalamak, onu bir yerlerde alıkoyup, ona kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini sormak ilk bakışta olanaksız gibi durur.Ancak zaman içinde kimi olanaksız olanı olanaklı kılan insan, sahip olduğu özellikler-ki en çok bilinen özelliği olarak bilme ve düşünme sayesinde-sayesinde; arkasında bilgi (Epistemoloji) ve varlık felsefesini (Ontoloji) ilgilendiren bazı felsefi sorular bıraka bıraka "yaşam"ı kavramlaştırmıştır. Bununla da "yaşam"ı bilinebilir ve üzerinde düşünülüp tartışılabilir bir duruma getirmiştir."Yaşam"ı kavramlaştırmak en başta "insan"ı kavramlaştırmak demektir. "İnsan", Max Scheler'e gelinceye kadar kendi başına bütünlüğü (özerkliği) olan bir varlık değil de bir canlı türü olarak düşünülegelmiş, diğer canlı varlıklarla arasındaki özellikler bir "derece farkı" olarak algılanmıştır. İnsanın yaşamı söz konusu olduğunda bu derece farkı kendisini, birlikte-yaşama olgusu olarak "Ahlak"ta (moral) somutlaştırmaktadır.Böyle bakıldığında, "insan" öyle bir canlı türüdür ki onun "yaşam"da ne yapması, nasıl yapması, gereklilikler olarak belirlenmiştir. Bir canlı türü olarak insanın, içinde dinsel ve ideolojik öğelerin de bulunabileceği "ahlâk"ın şu veya bu biçimde taşıyıcısı olduğu ve onunla bütünleşmesi gerektiği düşünülmüş ve "yaşam" dediğimiz alanda günümüzde de yapıldığı gibi böyle (ideal) bir insan aranmış ama bulunamamıştır. Bundan sonra da bulunamayacağı rahatlıkla söylenebilir. Bu arayışın "arkasında gizli olan, hep, insanı peşinen 'kötü', egoist bir varlık olarak, bir zayıflıklar toplamı (Herder) ya da uygarlığın bozduğu bir varlık olarak (Rousseau) 'kabul eden' insan görüşü"nün bulunduğu söylenebilir (s.2). İmdi insan, birilerinin elindeki kırbaçla, gerçeklikte var olmayan ama insanın zihinsel dünyasında tasarlayıp kurarak böylece var kıldığı, örneğin "ahlak" gibi bazı kavramlar adına, tıpkı hayvanlar gibi hep yola getirilmeye, güdülmeye yazgılı bir varlık olarak algılanmıştır. Geçmiş ve günümüz böyle bir zihniyetin döktüğü kanların acı ve yürek yaralayıcı örnekleriyle doludur. Bu bağlamda bakıldığında "yaşam"da kavramlar yoktur. Spinoza'nın dediği gibi "köpek kavramı havlamaz". Bunun gibi, "yaşam"da da "insan" kavramı yoktur. Yaşamda kanlı-canlı var olanlar, her birinin bir adı olan tek tek kişilerdir. Bu nedenle İnsan ve Kişi (bir insan) kavramlarını özenle birbirinden ayırmak, yaşayan kişileri dışlamayan bir insan kavramı ve anlayışıyla yola çıkmak, gerçekçi ve ayaklarını yere (sağlam) basmayı gözeten bir etik görüş için son derece önemli olacaktır.Kuçuradi, bu incelemede, Arthur Schopenhauer'ın insan görüşünün, geçerlikte olan Hıristiyan moralini (ahlakını) temellendiren bir özelliğe sahip olduğu saptamasını yapıyor ve Schopenhauer'ın geçerlikte olan bu ahlakı başdeğer olarak kabul ettiğini söylüyorsa da; onun bununla yetinmediğine, "her eylemin onu yapan için zorunlu olduğuna, bir insanın her durumda ancak davrandığı gibi davranabileceği"ne işaret ederek; Schopenhauer'ın etiğinde "tek insan"dan yani "kişi"den hareket ettiğini özellikle belirtmektedir. Böylece Batı felsefesi tarihinde ilk kez etik ile insan bilgisi (antropoloji) arasında koparılamayacak bir bağlantının da kurulmuş olduğuna işaret edilmektedir (s.3).

DÜNYANIN KARŞISINDA İNSAN
İncelemenin, "Dünyanın Karşısında İnsan" başlığını taşıyan ilk bölümünde, insanın dünyanın "karşısında", bu dünyanın bilgisini araştırmaya ve öğrenmeye çalışan bir özne (süje) olarak bulunduğu temel düşüncesinden hareket edilmektedir. Özne olarak insanın edinebileceği bilgiler, "Görmenin sağladığı bilgi", "Kavramlaşmış bilgi", "İnsanın kendi kendisi hakkındaki bilgisi", "Metafizik bilgi", "İdenin bilgisi" gibi kategoriler altında toplanmaktadır. Bütün bu bilgilerin bilinme tarzları farklıdır. Böylece bilen özneler, bilebildikleri bilgilerin özelliği bakımından bazı "tip"lere ayrılabilmektedirler. İnsanın "karşısına" alıp bilme nesnesi durumuna soktuğu bu dünyada "kendisi" de bulunmaktadır. Ancak insan kendi kendisini bir özne olarak "karşısına" aldığında, yani kendisine "dışardan" baktığında, Kuçuradi'nin deyişiyle "var olanın kabuğunun ötesine geçilemez"(s.26). Bu "kabuğu" kırmak, insanı "Dünyanın içinde" görmekle olanaklıdır. Kitabın ikinci bölümü "Dünyanın İçinde İnsan (İnsanın Varlıktaki Yeri)" başlığını taşımaktadır. Aslında insan için "Dünyanın içinde" olmak bir bakıma "kişi" olmak demektir. İşte "kişi" "dünyanın içinde" nasıl var olur ? Bu soruyu Schopenhauer "isteme" kavramıyla yanıtlar. Biz bu dünyanın içinde insanı "kişi" aracılığıyla ancak "isteyen" bir varlık olarak görüp anlayabiliriz. İmdi "isteme" insan varlığının belirleyici özelliklerinden (felsefe terminolojisiyle söylendiğinde "fenomenlerinden") birisi olur.İnsan varlığı açısından bakıldığında Schopenhauer bunu "temel isteme" olarak şöyle dile getirmektedir: "Büyülü bir lamba nasıl çeşit çeşit birçok resimler gösterirse ve kendisi hepsinin görülebilmesini sağlayan bir ve aynı alevse; aynı şekilde, yan yana durup dünyayı dolduran veya birbiri arkasında olaylar olarak üşüşen çeşit çeşit bütün görünüşlerle görünen, bir ve aynı istemedir; her şey onun görünür kılınması, onun objeliğidir ve o bu değişmenin ortasında hareketsiz kalır: ancak o, var olanın aslıdır: bütün objelerse görünüştür, Kant'ın diliyle de phainomenondur"(s.30-31). "Temel isteme", kendisini bize objeleşerek (nesneleşerek) sunar. Böylece onu bilmemizin olanağı ortaya çıkar. "Kişiler ve dünyadaki bütün tek tek şeyler, bir tek bütün olan istemenin objeleşmesidir". Schopenhauer'a göre "isteme" kendisini doğrudan doğruya dört ana basamakta objeleştirir. Bunlar en zayıftan en güçlüye doğru: a) Anorganik dünya, b) Organik dünya, c) Hayvan ve insan bedeniyle objeleşen dünya ve d) İnsan olarak dile getirilmektedir. "Temel isteme" insanda kişilerin bedenleri ve karakterleri olarak en güçlü biçimde karşımıza çıkar. "Burada teklik, kişilik öylesine kuvvetlidir ki, her kişi tek başına bir ide meydana getirir, denebilir; burada türün karakterinden başka, kişinin karakteri de çok ağır basar"(s.36). Başka bir deyişle, dünyadaki her tek kişi aslında, okunmayı bekleyen bir kitap, anlaşılmayı bekleyen bir metin ya da çözülmeyi bekleyen bir düğümdür.İncelemenin üçüncü ve son bölümü "Kendi Kendisinin Karşısında Kişi" başlığını taşımakta ve bu bölümde insanın kendini bilmesinin, kişinin kendini bilmesiyle doğrudan ilişkisi üzerinde durularak, aslında kişinin "temel isteme"nin emrinde olduğu vurgulanmaktadır. "İstemenin emrinde kişi, bir yandan kendi türünü devam ettirmek zorundadır ve bu amaca yarayan bir araçtan başka bir şey değildir; diğer yandan, her kişi kendi yapısının ­kendi istemesinin­ emrindedir: O nasıl bir insansa öyle davranır. Birincisi insanın durumu; ikincisiyse etik bir varlık olarak kişinin durumudur"(s.49).Böylece "özgürlük" sorununa bir kapı açılmış olur. Özgürlükten söz ederken acaba kimin özgürlüğünden söz ediyoruz? İnsanın mı kişinin mi?.. Özgürlük kavramının belirsizlikten kurtarılarak açık ve anlaşılır bir kavram olabilmesi için bu soruya yanıt vermek gerekir. Adına insan denen canlı varlığın özgürlüğü onda, onun öz yapısında olanak (imkân) olarak vardır. Böylece bu olanak yaşayan kişide, yani kişinin tek tek yapıp-ettiklerinde gerçekleşebilme (ortaya çıkma) özelliğine sahip olur.İnsanın isteyen ve bilen bir varlık olarak ikili yapısı her kişide farklı ortaya çıkar. "İnsanlar arasındaki öz yapı farkı, istemeleri ile bilgileri arasındaki farklı bağlantıdan, bilginin istemelerini çeşitli şekillerde yönetmesinden ileri gelir"(s.69). Böyle bir ölçütle baktığında Schopenhauer üç insan tipi ayırt eder: "Akıllı insan", "Ulu insan" ve "Yaratıcı insan". Schopenhauer'ın "akıllı insan" dediği, dünyayı çeşitli derecelerde nedensel ilişkiler bütünü olarak gören ve kendisini de böyle bir ilişkiler bütününe göre ayarlayabilen (Kant'ın deyişiyle "rasyonel" olan) insandır. Onun "kendi istemesine 'evet' demesinin derecesi, kendi kendini bilme derecesine bağlıdır. Kendi kendini görmesinin sıfıra yakın olduğu kişi, kendini bilmeden, karakter kazanmadan, rasgele yaşar; onun hayatında bilginin payı çok azdır; zikzaklar çizerek yaşar tabiatın fabrikasyonu olan insan: Bu, kendi kendini seyredemeyen insandır"(s.74).Şayet bilgi, kişide istemeye karşı bir ağırlık kazanırsa, o zaman kişi nedensel ilişkiler dünyasından ve kendi nedensel bağlantılarından kopar. Bu yaşama ve dünyaya "hayır" diyen, her şeyin özce birliğini gören, ama böyle olmasıyla acı çeken, "yeryüzünün tuzu biberi" olan özgür insan, "ulu" insandır. "Özgür olmak insanı sevmek demektir; yaptıklarımız ettiklerimizle insanların iyi olmasını istemek demektir. Bu ise, bilginin bir başarısı, Maya perdesinin ötesini gören bilginin, insanın öz yapısıyla "çelişik" olan bir bilginin başarısıdır. İnsanın insan olduğunu gösteren, böyle anlaşılan sevgidir"(91)."Yaratıcı insan" ise kendine özgü bir bilme tarzı olan, sanatta yaratıcı, başka bir deyişle "dâhi" insandır. Schopenhauer'ın deyişiyle "Deha, kendisinin hiç kimseden öğrenmediği şeyi, insanlığın ondan öğrendiği insandır".Bu görüşleriyle Schopenhauer'ın, Nietzsche'ye yürüyebileceği bir yol açtığı da söylenebilir. Ayrıca, Kuçuradi'nin Schopenhauer incelemesini, insan ve etik sorunlar üzerinde ciddi biçimde düşünüp tartışmak isteyen herkese ışık tutucu ve çok açılımlı bir kaynak kitap niteliğinde görmek yanlış olmaz.

(*) Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü
Schopenhauer ve İnsan/ İoanna Kuçuradi/ Türkiye Felsefe Kurumu/ 2006/ 10

Monday, November 27, 2006






Montaigne'in Denemeler'i eksiksiz olarak Türkçede...



Tamamı ilk kez...
Montaigne'in denemelerinden seçmeler -kimi zaman sadeleştirilerek- daha önce de yayımlanmıştı. Montaigne'in denemelerini sadece bu seçmelerden okuyan ve okuduğu kadar olduğunu sanan okur, Cem Yayınevi'nden çıkan dört ciltlik yapıtı gördüğünde şaşırabilir.

Öner YAĞCI

"Yazarların çoğunda yazan adamı görüyorum, Montaigne'de ise düşünen adamı." MontesquieuHüsen Portakal'ın Türkçeye çevirdiği ve 4 cilt olarak yayımlanan Bütün Denemeler'le kültürümüzün önemli bir boşluğunun giderildiğini söylemek yanlış olmaz. Çünkü "deneme"yi bir edebiyat türü olarak yaratan ve yaygınlaştıran kişinin Montaigne olduğunu bilmeyen yoktur. Onun bu başarısındaki gizin anlaşılması için neler yazdığının bilinmesinin zorunluluk olduğu da mutlaka söylenmelidir. Hüsen Portakal, "400 yıl önce Montaigne'in kaleme aldığı Denemeler, özellikle eğitim ve felsefe konularında ortaçağ dogmatizmini yıkan bir aydınlanma kitabıdır. Hümanist kültürün önemli kaynaklarından biri olan bu yapıt, ülkemiz aydınlarının da başucu kitabı niteliğindedir. Montaigne, Avrupa insanına özgür düşünmesini öğretmiş, Sokrates'ten sonra insan üzerine eğilen en önemli düşünürdür" diyor. Gerçekten de edebiyatın ve kültürün başyapıtlarından biri olan Montaigne'in tüm denemeleriyle buluşmanın özgürleşme ve aydınlanma yolundaki insanlar için aynı zamanda bir bilgi ve estetik kaynağına ulaşma ve bir keyif olduğunu da söylemek gerekiyor. Çünkü deneme, günümüzde tüm yazın türlerinin beslendiği bir kaynaktır. 16. yüzyılda Montaigne'le birlikte adı konulan deneme, 400 yıl boyunca bir yandan kendini geliştirirken, öte yandan edebiyatın öteki düzyazı ürünleri de denemenin kışkırtıcılığıyla, etkisiyle kendilerini güçlendirdiler, zenginleştirdiler.


DENEME ve MONTAIGNE
"Deneme" sözcüğü ile "Montaigne" sözcüğünün mutlaka bir arada olmasının nedenleri hakkında neler söylenebilir?Dil Derneği'nin Yazın Terimleri Sözlüğü'nde, "Bir yazarın bilim, felsefe, yazın ve sanat konuları üzerinde kişisel düşünce ve duygularını içtenlikle dile getirdiği bir düzyazı türü (olan) deneme, 16. yüzyılda Fransız yazarlarından Montaigne'den bu yana giderek bağımsız bir yazın alanı olarak büyük bir gelişme göstermiştir" (s. 34) deniyor. Denemecinin, kendi kendisiyle konuşur gibi yazdığını, kendisiyle konuşurken, dertleşirken doğal olarak kendisini anlattığını söyleyen Emin Özdemir, "...Bu türün başustası ve babası sayılan Montaigne denemelerinde çoğunlukla kendisini anlatmıştır" diyor (Düşüncenin Toprağı, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1979, s. V-VI).Türün ağır basan özelliğinin "kişisellik", "öznellik" olduğu görülüyor ve Atilla Özkırımlı, "bu belirleyiciliğin, deneme türünün babası sayılan Montaigne'den geldiğini" söylüyor. Günümüzde, iletişim araçlarının olağanüstü gelişmesiyle birlikte yazı organlarının (dergilerin, gazetelerin) gücünün azalması ve görselliğin öne çıkmasıyla tüm yazın türleri gibi denemenin de gücünün azaldığı bir gerçektir. Bu gerçekliğe karşın insanın kendini koruması gibi denemenin de kendini koruyacağı, aşacağı, yaşamdan ve insandan kaynaklanan özüyle kendini yeniden üreteceği, üretmek zorunda olduğu da onun doğasından kaynaklanır. Doğurganlığı, işlediği alan zenginliği, esnekliği, kuşkuculuğu, anlam arayıcılığı, her şeyi araştırıcılığı, gerçekliği çözümleyiciliğiyle deneme 21. yüzyılın da temel yazı türlerinden biri olacak gibi görünüyor. Edebiyatta deneme kavramını ilk kullanan kişinin Montaigne (1533-1591) olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Ondan önce başkaları da benzer yazılar yazmıştır ama o, kendisini ve dolayısıyla bir birey olan insanı anlatırken Yunan ve Latin klasiklerinden edindiği engin kültürel birikimiyle çeşitli konulardaki düşüncelerini aktarmıştır. Montaigne, 1571'den ölümüne kadar olan yaşamını denemelerine adamıştır. Montaigne yalnızca denemelerini yazmak için yaşamıştır denilebilir. O, "Ben kitabımı yaptığım kadar kitabım beni yaptı" der. Kendine dönük gözlemleri, cana yakınlığı, merakı ve kuşkuculuğuyla Montaigne, Rönesans düşüncesinin yılmaz bir savunucusudur. Çünkü Montaigne, Avrupa'da Rönesans'la gelen yeni yaşam ve dünya anlayışının temsilcisi olan bir yazardır. Onun "Kendini Tanı" ilkesinin tüm bir ömre uygulanması olan Denemeler ("Les Essais") adını verdiği yazıları, hem türün adı olmuş hem de 1603'te İngilizceye çevrilmesinden sonra dünyaya yayılarak benzer türdeki yazıların da yazılmasına, yayımlanmasına yol açmıştır. Bu yaygınlaşmanın nedeni ise toplumsal değişim sürecinde yatmaktadır.Günümüzde çok okunan bir tür niteliği kazanan deneme türünün böylesine gelişmesi Rönesans'ın toplumsal değişimdeki katkısının bir sonucudur. Montaigne'in kendisini, dolayısıyla insanı, bireyi anlatması bu nedenledir. Kişisellik, bireyin özgürlüğü yeni yeni oluşan, yeni değerler getiren, eski yaşamı değiştirmek isteyen burjuvazinin temel ilkelerindendir. İktidarı aristokrasinin elinden alacak olan sınıfın kendi değerlerinin kültürünün oluşması zorunluydu ve bu değerlerin, bu kültürün oluşturulma görevini yüklenen yazın türü de deneme olmuştur. Tarih içinde burjuvazinin yükselmesiyle denemenin yükselmesinin aynı döneme denk düşmesi de bunu göstermektedir. Pascal, "Denemeler'de gördüğüm her şeyi Montaigne'de değil kendimde buluyorum" derken, Peter Burke, "Denemeler, ilham kaynağı olduğu yüzlerce taklidine rağmen, yazarının bir zamanlar adlandırdığı eser olmaya devam ediyor, dünyada türünün tek kitabı" diyor.Kesin tanımı yapılamayan bir edebiyat türü olan, "yazana göre yazı" da denilebilecek olan denemede, yazarın kişisel duyguları, düşünceleri, dünya görüşü, kısacası her şeyi ön plandadır. Denemeci kendi kendisiyle konuşur gibi yazar. Karşısında bir okur olduğunu hiç hesaba katmaz. İçtenlik, denemenin belli başlı özelliğidir. İçtenliğin yanı sıra kişiye görelik, öznellik ve sınırsızlık denemenin tanımlanmasındaki temel ölçütler olarak görülüyor. Konusunun sınırsız olması, yazarının kendisiyle konuşur gibi yazması, açıklanan düşüncelerin kişiselliği, ele alınan düşüncenin bir sonuca vardırılmayışı, kendi içindeki bir düzenle gelişigüzel yazılması gibi özellikleri söylenmesine karşın, tüm bunların bir türün niteliğini belirleyemeyeceği açıktır. Benzer özelliklere sahip olan söyleşileri ya da eleştirileri deneme yazılarından ayırmak çok zordur. Denemeler, herhangi bir konudaki düşüncelerin genellikle kişisel bir görüş olarak açıklandığı yazılardır biçiminde bir tanımlama yapılırsa, denemenin şiir, öykü, roman, oyun gibi yazın türleri dışındaki tüm düzyazıları kapsayabilecek bir genişliğe sahip olduğu da rahatlıkla söylenebilir. Deneme yazarı, denemesinde kesin yargılara varmayı amaçlamaz, ele aldığı konu üzerinde okurun düşünmesini amaçlar. Denemelerde yaşamı, insanı, insanlar arası ilişkileri, dünyayı ve dünyanın çeşitli görünümlerini, kesitlerini, coğrafyaları ve tarihi, sanat yapıtlarını ele alabilecek bir genişliğe sahiptir. Bu genişliği ya da özelliği, denemenin konularına göre bir sınıflama içinde ele alınmasını getirmiştir. Bu sınıflamaya göre denemenin; yazarın gözlemlerini ve yorumlarını içeren nesnel denemeler; yalnızca yazarın düşüncelerini içeren öznel denemeler; yazarın iç dünyasını, kendi özelliklerini, huylarını, alışkanlıklarını içeren kişisel denemeler; kimi kişileri ya da toplumları ele alarak bunların özelliklerini anlatan karakter denemeleri; herhangi bir yeri öznel bir tutumla yansıtan betimleyici denemeler; edebiyat eleştirisini konu edinen eleştirel denemeler; felsefe, din, toplumbilim alanına giren konuları işleyen felsefi denemeler; bilimsel araştırmalarla, gelişmelerle, yeniliklerle ve bunların sonuçlarıyla ilgili bilimsel denemeler gibi alt başlıklarda ele alınması kabul görmektedir.



RUH ALIŞVERİŞİ...
"Türk Dili" dergisinin Temmuz 1961 tarihli "Deneme Özel Sayısı"nın giriş yazısında, "Bir edebiyat türü olarak deneme, özgürce seçilen bir konuda gelişen, çokluk orta uzunlukta bir düzyazı biçimidir. Ağırbaşlı edebiyat yazıları içinde deneme, en ilgi çekici olanıdır. Gerçi kitapları koşarcasına okuyanlar ona pek yüz vermezler, ama gerçek kitapseverlerin sık sık başvurdukları eserler de çokluk deneme kitaplarıdır. Okurlar, denemeyi hoşça vakit geçirmek için okurlar. Ondan beslenmeyi beklemeseler de gene de beslenirler ondan. Şiir ve aklı başında hayat öyküleri bir yana bırakılacak olursa, yazarla en yakın ruh alışverişine giren yazı türü denemedir..." (s. 673-674) deniliyor.Sabahattin Eyuboğlu, deneme türünün kurucusu, öncüsü ve en büyük temsilcisi olan Montaigne için, ülkemizde ilk kez çevirisini yaptığı ve yıllarca başucu kitabı olarak ellerden düşmeyen ve birçok kuşağın aydınlanmasına katkısı olan Denemeler'in yeni basımları için çeşitli tarihlerde yazdığı önsözlerinde şunları söyler: "...Yeni düşünce, insan bilincinin insanı ve doğayı serbestçe tanımak çabası ise, Montaigne, bu çabanın ilk büyük hamlesidir. (1940)... Montaigne hep kendini anlatıyordu; ama kendini anlatırken insan düşüncesini yeni bir yola sokuyor, köhne inanışları, doğaya, akla aykırı alışkanlıkları, safsataları baltalıyor, dünya sevgisine, müspet düşünüşle, gerçekçi edebiyata yol açıyordu. Bir insanda bütün insanların meseleleri bulunduğuna inandığı için, kendini anlatırken yalnız kendini düşünmüş olmuyordu. Kendini değil de başkalarını anlatmış olsaydı, Denemeler'de yine aynı düşünceler, aynı duygular olacaktı. Onun zamanında kendini, insanlığı ve doğayı keşfe çıkmak, cüret, iman ve çaba isteyen bir işti... Denemeler'i okuyan şu iki dersi almamazlık edemez: Doğanın istediği gibi düşün ve yaşa; hiçbir kitabın, hiçbir dogmanın kölesi olma. Aldanmıyorsam Batı kültürünün Montaigne'den bugüne kadarki gelişmesi genel olarak bu iki derse sadık kalmıştır (1950)... Montaigne Avrupa'ya serbest düşünmesini öğretmiş olan adamdır, demek fazla büyük söylemektir, ama böyle bir söz olsa olsa Montaigne için söylenebilir... (1952)..."


DENEMELER'İN İÇERİĞİ
Birçok denemenin başına açıklamalar koyan Hüsen Portakal, Montaigne'in, 1571'de yazmaya başladığı Denemeler'in 1. ve 2. kitaplarının ilk baskılarını 1580'de Bordeaux'da yayımlattığını, 1585'te 3. kitabın yayımlandığını, Bütün Denemeler'in (3 kitap birlikte) ilk kez 1588'de Paris'te yayımlandığını söylüyor. Montaigne'in denemelerinde ne yok ki? Üzüntü, duygu, aylaklık, yalancılar, dayanıklılık, korku, korkaklık, mutluluk, imge gücü, bilgiçlik, çocukların eğitimi, dostluk, ılımlılık, yalnızlık, akıl, ün, eşitsizlik, savurganlık, sarhoşluk, vicdan, kitap, kendini beğenmişlik, tembellik, erdem, öfke, dürüstlük, pişmanlık, övüngenlik, deneyim, felsefe... İnsani olan, insanı ilgilendiren, insanla örtüşen her konuyu bulmak mümkün denemelerde. Duygudan düşünceye, düşünceden felsefeye, felsefeden yaşama uzanan bu denemelerde bir insanın kendisini tanıması için gereken ne varsa bulabileceğini ve Bütün Denemeler'in insanlığın başyapıtlarından biri olduğunu söylemek abartı sayılmaz. Montaigne, yalnızca küçük bir kısmını yazdığımız bunlar gibi yüzlerce konudaki düşüncelerini, içtenlikle anlatır. "Kitabımın konusu benim" diyen, kendi düşüncemizi başkalarının düşünceleriyle zenginleştirmesini bilme yolunu öğreten, dil ve düşün dünyamızı geliştirip zenginleştiren, bizi yeni yeni kavram ve düşüncelerle donatan Montaigne, bir denemesinde denemelerinin konusunu ve bunları işleyiş biçimini şöyle açıklıyor: "...Başkaları insanoğlunu yetiştiredursun ben onu anlatıyorum ve kendimde, pek fena yetişmiş bir örneğini gösteriyorum... Kendimi anlatırken söylediklerim değişik ve değişken olmamakla beraber, hiç gerçeğe aykırı değildir... Her insanda insanlığın bütün halleri vardır."


Bütün Denemeler/ Montaigne/ Türkçesi: Hüsen Portakal, 4 cilt/ Cem Yayınevi/ 464+390+254+456= 1564 s.
(Bu yazı Cumhuriyet Kitap’tan alınmıştır. Sayı: 875, 23 Kasım Perşembe 2006.

Sunday, November 26, 2006

2006 Dünya Felsefe Günü Etkinlikleri


Felsefe Grubu Eğitimi’nin 21. Kuruluş Yıldönümünde
DÜNYA FELSEFE GÜNÜ ETKİNLİKLERİ:
FELSEFE, SANAT VE BİLİM İLİŞKİLERİ

Tarih: 30 Kasım Perşembe 2006
Saat :10:00-12:00
Açılış Konuşmaları:
Prof. Dr. Alper Akınoğlu (Ç.Ü. Rektörü)
Prof. Dr. A. Necmi Yaşar (Ç.Ü. Eğitim Fakültesi Dekanı)
Prof. Dr. Adnan Gümüş (Felsefe Grubu Eğitimi Bölüm Başkanı)
Şair-Yazar Enver Ercan(Türkiye Yazarlar Sendikası Genel Başkanı)

I. OTURUM:
Oturum Başkanı: Adnan Gümüş
Konuşmacılar:
Uluğ Nutku: Bilim ve Sanat Arasında Felsefe
İoanna Kuçuradi: Sanatın Felsefeye Yararı
İ. Çetin Derdiyok: Sanatı Anlamak
Mustafa Günay: Edebiyatın İçindeki Felsefe

Yer: Çukurova Üniversitesi, Mithat Özsan Amfisi

12:00-13:30 Öğle Yemeği

II. OTURUM:
Saat :13:30-15:00

Oturum Başkanı: Uluğ Nutku
Konuşmacılar:
Cahit Aslan: Felsefenin Sosyolojisi.
Celal Gürbüz: Özgürlük ve Değer
Mustafa Okan: Öykülü Resimler
Çetin Yiğenoğlu: Pop Özne
Nazire Akbulut: Alman Romantik Yazınında Felsefi Etkiler
15:00-15:15 Ara


III. OTURUM:
Saat :15:15-16:00
”( Belgesel Film ve Tartışma)
Oturum Başkanı: İoanna Kuçuradi
Konuşmacılar:
Gülsun Dülgeroğlu: Felsefe Açısından İnsan Hakları
Felsefe Grubu Öğrencileri: Esra Kılıç, A. Bilge Öztürk, Ayşegül Harputlu, Muhammed Yeni


Tarih: 1 Aralık Cuma 2006

IV. OTURUM:
Saat :10:00-12:00
Oturum Başkanı: Mehmet Karasu
Konuşmacılar:
Ahmet İnam: Felsefe-Edebiyat İlişkileri
Adnan Gümüş: Spekülatif ve Estetik Düşünce Bağlamında Sosyal Bilimler
Enver Ercan: Genç Şairin Var Olma Felsefesi
Salih Bolat: Şiirde Düşüncenin Yeri


12:00-13:30 Öğle Yemeği


V. OTURUM:
Saat: 13:30-15:00

Oturum Başkanı: Ahmet İnam
Konuşmacılar:
Betül Çotuksöken: Felsefeden İnsan Bilimlerine Bakınca
Sara Çelik: Felsefe ve Bilim İlişkileri
Birnur Eraldemir: Sanat ve Eğitim: Bir Durum Saptaması
Kazım Artut: Günümüz Sanat Eğitimine Eleştirel Bir Bakış

15:00-15:15 Ara
Şiir Dinletisi (Salih Bolat, Enver Ercan)
Saat: 15:15-15:30

Genel Değerlendirme
Saat : 15:30-16:30
“Genel Değerlendirme”
Oturum Başkanı: Ç. Yiğenoğlu
Konuşmacılar:
A. İnam, İ. Kuçuradi, B. Çotuksöken, Uluğ Nutku A. Gümüş, , S. Bolat, E. Ercan, B. Eraldemir.


Düzenleyen Kurumlar:
Türkiye Felsefe Kurumu,
Türkiye Yazarlar Sendikası,
Çukurova Üniversitesi
Eğitim Fakültesi Felsefe Grubu Eğitimi Bölümü.

YER: Mithat Özsan Amfisi, Ç.Ü, Adana.

Gözde Dedeoğlu'nun kitabı..




Bir Felsefî İfşaat...


SERVER TANİLLİ


Okurların bildiği bir şeyi tekrarlamak gerekecek: Sovyetler Birliği'nin çöküşü ile sosyalizmin Batı'da çatlaması, asıl besini antikomünizm olan geleneksel sağ'ın ideolojisinin parçalanmasına da yol açarken, ''yeni liberalizm'' -tek ideoloji olarak- tahta çıktı. Başta Amerikan kapitalizminin bu uyduruğu, tek doğru ve seçenek olarak, bütün dünyaya dayatılıyor.
Gerektiğinde, zorla; yani emperyalizme kalkarak!
Akıl hocaları da var: Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, İktisadi İşbirliği ve Gelişme Örgütü ile Dünya Ticaret Örgütü...
Bu ''tek boyutlu'' ideoloji, doğaya ve yaşama ilişkin her şeyi metalaştırıp pazarlarken, belki de en korkuncu, ''ortaklaşa olmamız gereken'' i yıkıyor, ''kamusal'' la ''sosyal'' i de piyasanın emrine veriyor.
Ve liberalizm, başta medya olmak üzere, hemen her ülkede uluslararası iktisadî ve parasal büyük kurumları, kuruluşları, çoğu politikacıyı ve gazeteciyi hizmetine almıştır; onlar da, ''tek düşünce'' yi, modern dogmatizm diyebileceğimiz fikirleri allayıp pullayarak yayıyorlar. Günümüz demokrasilerinde yurttaşlar, bu yapışkan doktrinin ''zift'' ine batmış haldeler; o doktrin, direnen her fikri -belli etmeden- kuşatıp sarıyor, dizginliyor, karıştırıyor, felce uğratıp sonunda boğmaya kalkıyor.
Ya felsefe?
Ege Üniversitesi'nde bir öğretim görevlimizin, Gözde Dedeoğlu'nun, Telos Yayınları'nda çıkan, Etik Düşünce ve Postmodernizm adlı eseri, bize pek önemli ifşaatta bulunuyor...

**

Postmodernizm, 20. yüzyılın ikinci yarısında palazlanmış bir felsefe akımıdır.
Özellikle mimarlığın estetiğinden gelen bu akım, modernitenin, Aydınlanma Yüzyılı'nın temel fikirlerini, başta da aklı, ilerleme düşüncesini, bilimi, hümanizma ile evrensel değerleri reddediyor.
Yerlerine koyduğu ne?
Modernizmin kimi katılıklarına karşı, insanî olanı, farklılıkları, değişik renkleri, coşkuyu, hoşgörüyü çıkarmak niyetiyle ve görecelik ve kuşkuculuk havalarıyla yürürken, gelip durduğu nokta, uzlaşımcılık ve edilgin bir tavır!
Nasıl olur böyle bir tarih kesitinde?
Öte yandan, bilime ve akla karşı oluş, insanları metafiziğe götürdüğünde, cehaletle de birleşince, sonuç ne olacaktır? Saygın bir düşünür, Leslie Lipson şöyle diyor: ''Direksiyona inancın geçmesine izin verdiğiniz anda, mantık arka kanepeye geçmek zorundadır.''
Doğru değil mi söylediği?
İki düşünür, Alan Sokal ve Jean Brichmont, ''Sanatla mimariden toplumsal bilimlerle felsefeye kadar uzanan bir yelpazede, kötü sunulmuş bir düşünceler yığını'', ''zamanımızın puslu modası'' olarak tanımlıyorlar postmodernizmi.
Bayağılıklar, göz boyamalar, kavram karmaşası...
Gözde Dedeoğlu, eserinde, kendisi de açtığı bir yelpazede, titizlikle gözden geçiriyor postmodernizmi. Ve sonunda şunu soruyor: Postmodernizm insanlık için, dünyamız için ciddî bir tehlike midir? ''Kanımca evet!'' , diyor.
Yazarımıza göre, sanki köktendincilik tehlikesi yetmemiş gibi; ''parasal desteğin kamu kaynaklarından özel sektöre doğru kaymasıyla'' , bilimsel nesnellik de gittikçe tehdit altındadır. Bizzat fikir yaşamı, kavramlar dünyası, bir tehditle yüz yüzedir. Bundan, en çok zarar gören ve daha da görecek olan, başta demokrasi ile ahlaktır: Sevginin, bağlılığın yanı sıra paylaşım, dayanışma; onur, adalet, özgürlük, eşitlik değerleri çiğneniyor, yerini tek değer olarak para ve tüketme çılgınlığı alıyor.
Böyle ''zedelenmiş insanlık'' nereye varabilir?
Yazarımızın zikrettiği gibi, ''Paylaştığımız dünya bu aralar tehlikeli bir yer olmuştur. Fakat bunca tehlike arasında umut da vardır'' der Leslie Lipson ve devam eder; ''Umutlarımızın gerçekleşmesi için net düşünmeye, doğru değerleri seçmek için bilgeliğe ve harekete geçmek için yürekliliğe ihtiyacımız vardır''.
Yazarımız da bu umudu paylaşıyor ve seçimini insanca olandan yana yapıyor.
''Yeni liberalizm'' in tahribatı ile postmodernizm, tam bir örtüşme içinde; Gözde Dedeoğlu da, değerli eseriyle, tam zamanında bu foyayı açığa çıkarıyor.
Bütün okurlar, bu kitabı gecikmeden okumalılar!..


14 Mayıs 2004 Cumhuriyet

Sunday, November 19, 2006

2006 Dünya Felsefe Günü Mesajı



2006
DÜNYA FELSEFE GÜNÜ
MESAJI

Dünya Felsefe Günü kutlamaları, bizde olduğu gibi dünya ülkelerinde de yayılıyor. Kimi ülkelerde bir gün, kimi ülkelerde de bir hafta boyu düzenlenen etkinliklerle kamuoyunun dikkati felsefeye ve felsefe bilgisinin yaşamdaki yerine çekiliyor.


Dünya Felsefe Günü üç yıl Paris’te, UNESCO Merkezinde görkemli bir şekilde kutlandıktan sonra, bu geniş boyutlu uluslararası kutlamanın her yıl başka bir ülkede yapılmasının uygun olacağı; bunun, bir Felsefe Günü ilân etmenin amacına daha çok hizmet edebileceği düşünüldü. Böylece 2005 yılının kutlanması Şili’de (Santiago’da) yapıldı, bu yıl da Fas’ta (Rabat’ta) yapılıyor. Gelecek yıl, Dünya Felsefe Gününe biz, İstanbul’da ev sahipliği yapacağız. Ukrayna da 2008 yılı için sırada.


Bu kutlamalar çok sevindirici. Ne var ki felsefî bilginin yaşamın çeşitli alanlarında etkili olabilmesi için, felsefenin yararlarını yalnızca anlatmak yetmez. Felsefî bilgiye dayanan yaptıklarımız-ettiklerimizle, felsefenin yararlarının örneklerini de vermemiz gerekiyor.


Bunun için 2006 yılı Felsefe Gününün felsefî bilginin ülkemizde yaşama –kişi yaşamına, kamu yaşamına, hukuka, siyasete, ekonomiye– daha çok ışık tutması için ne gibi yeni yolların denenebileceğini; örgün ve yaygın felsefe eğitiminin daha verimli olabilmesi için başka nelerin yapılabileceğini tartışarak, bunları gerçekleştirme yolunda yeni adımlar atmamıza bir vesile olmasını diliyorum.


Değerli Meslekdaşlarım, Sevgili Felsefe Öğrencileri ve Felsefe Dostları, Felsefe Gününüz kutlu olsun.

Ioanna Kuçuradi
Türkiye Felsefe Kurumu Başkanı

Saturday, November 18, 2006

DÜNYA FELSEFE GÜNÜ KUTLANDI (13.11.2006)
H. Haluk ErdemYamaç: “Felsefi etkinlikleri dogmalardan kurtarmak hepimizin görevi”Gazi Üniversitesi ile Bilim ve Bilimsel Felsefe Çevresi tarafından 13Kasım’da Dünya Felsefe Günü çerçevesinde bir program düzenlendi.Üniversitemizde geçen yıl ‘Felsefe, Toplum ve Bilim’ paneliyle ilki kutlananDünya Felsefe Günü, bu yıl daha katılımlı etkinliklerle devam etti.


Rektörlük Mimar Kemaleddin Salonunda gerçekleştirilen programın açılışındakonuşan Gazi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kadri Yamaç, felsefe etkinliklerinin batı kaynaklarına göre Talesten başladığını söyleyerek, “Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarının katkılarının pratikte kaldığı açıktır” dedi.

Helen-Roma antik felsefe döneminde önemli adımlar atıldığını ifade edenYamaç, “Tales’le başlayan dönemde sorular sorulmaya başlandı. Nasıldan çok,neden incelendi. Ortaçağdan sonra felsefenin farklı bir etki altına girdiğini görüyoruz. Ortaçağa kadar aslında felsefeciler önemli sorular sordular ve önemli yanıtlar verdiler. Psigor, Tales teorilerini o yılara borçluyuz” şeklinde konuştu.

Ortaçağdan sonra felsefenin ayaklarının yerden gökyüzüne çıktığını hatırlatan Yamaç, bu dönemde felsefenin Hıristiyanlığın bir yürütücüsü haline geldiğini vurguladı. “Felsefenin öyküsü uzundur” diyen Yamaç, sözlerine şöyle devam etti: “Felsefe ile uğraşanlar, felsefe tarihine önem verirler, haklıdırlar. Çünkü felsefe bakış açımızın anlaşılabilmesi içinnasıl, neden sorusunun, o yıllardan nereye geldiğimizin yanıtının bilinmesi gerekiyor.”
Ortaçağ sonrasında doğu dünyası ile batı dünyası arasında bir kopma olduğunuanlatan Prof. Dr. Yamaç, “Aydınlanma süreci dediğimiz o yıllar, aslında bilginin gökyüzünden yeryüzüne indirildiği yıllardır. Bu yıllarda doğu toplumları bilgiyi gökyüzünden yeryüzüne indirmekte ciddi sorunlar yaşadı”


Aydınlanmaya hizmet eden çok sayıda felsefeci olduğuna değinen Kadri Yamaç,nesne ve olgular arasındaki ilişkinin aydınlanma sonrasında berraklaşmayabaşladığını kaydetti.20’nci yüzyılda felsefenin niteliğinde, sorularında, yöntembilimdedeğişiklikler başladığı bilgisini veren Rektör Yamaç, bu dönemde artıkdogmaların bir yana bırakıldığını ve bilimin ortaya çıktığını söyledi.20’nci yüzyıl felsefesinin bu doğrultuda ciddi değişikliklere uğradığındansöz eden Yamaç, şunlara dikkat çekti: “20’nci yüzyıl felsefesine yüzyılınbaşından itibaren damgasını vuran çeşitli olaylar vardır. Bu olayların birkısmı bilimsel alanda gerçekleşmiştir. Ama bugün felsefe daha çok bilgininne olduğu, bilginin nasıl elde edildiği, bilginin elde edilme süreçleri,yöntem bilgisinin ne olduğu ile ilgili sorularla uğraşmaktadır.”Yamaç, etiğin, felsefenin ciddi uğraş konularından birisi olduğunusöyleyerek, çağın koşullarına göre felsefeyi yorumlamanın da değiştiğiniaktardı.Felsefi etkinlikleri dogmalardan kurtarmanın hepimizin görevi olduğunu dilegetiren Prof. Dr. Yamaç, sözlerini şöyle noktaladı: “Dogmanın içerisindekibir felsefe, felsefe olma niteliğini bütünüyle kaybeder. Biz reformu veaydınlanmayı yaşamadık. Yapılacak şey, felsefeyi doğru, sağlam bacaklarüzerine oturtmaktır. Felsefe sirkülasyonlara dayalı olarak yapılamaz. 200yıl öncesinde kalmış mitoslarla dolu bir felsefenin günümüzde yeri yoktur.Ben felsefeyi bir bilim dalı olarak, bir bilimsel etkinlik olarak görmekistiyorum.”“Felsefeciler kendi ‘fildişi’ kulelerinden çıkmalı”Öğr. Gör. Dr. Haluk Erdem ise, 1946 yılında resmen yürürlüğe giren, bu yıl60. kuruluş yılını kutlayan UNESCO’nun dünyadaki olumsuz gelişmelerin ilkçıkış yerinin insan zihni olduğunu belirtmesiyle, bir noktayı yenidendüşünmeye başladıklarını söyledi. “İnsanlar birtakım eylemlerinigerçekleştirmeden önce, zihninde bunu belirli istemlere göre kurarlar,",1]


şeklinde konuştu.


Aydınlanmaya hizmet eden çok sayıda felsefeci olduğuna değinen Kadri Yamaç,nesne ve olgular arasındaki ilişkinin aydınlanma sonrasında berraklaşmayabaşladığını kaydetti.
20’nci yüzyılda felsefenin niteliğinde, sorularında, yöntembilimde değişiklikler başladığı bilgisini veren Rektör Yamaç, bu dönemde artık dogmaların bir yana bırakıldığını ve bilimin ortaya çıktığını söyledi. 20’nci yüzyıl felsefesinin bu doğrultuda ciddi değişikliklere uğradığından söz eden Yamaç, şunlara dikkat çekti: “20’nci yüzyıl felsefesine yüzyılınbaşından itibaren damgasını vuran çeşitli olaylar vardır. Bu olayların bir kısmı bilimsel alanda gerçekleşmiştir. Ama bugün felsefe daha çok bilginin ne olduğu, bilginin nasıl elde edildiği, bilginin elde edilme süreçleri, yöntem bilgisinin ne olduğu ile ilgili sorularla uğraşmaktadır.”Yamaç, etiğin, felsefenin ciddi uğraş konularından birisi olduğunu söyleyerek, çağın koşullarına göre felsefeyi yorumlamanın da değiştiğini aktardı.


Felsefi etkinlikleri dogmalardan kurtarmanın hepimizin görevi olduğunu dilegetiren Prof. Dr. Yamaç, sözlerini şöyle noktaladı: “Dogmanın içerisindekibir felsefe, felsefe olma niteliğini bütünüyle kaybeder. Biz reformu veaydınlanmayı yaşamadık. Yapılacak şey, felsefeyi doğru, sağlam bacaklarüzerine oturtmaktır. Felsefe sirkülasyonlara dayalı olarak yapılamaz. 200yıl öncesinde kalmış mitoslarla dolu bir felsefenin günümüzde yeri yoktur.Ben felsefeyi bir bilim dalı olarak, bir bilimsel etkinlik olarak görmekistiyorum.”

“Felsefeciler kendi ‘fildişi’ kulelerinden çıkmalı”

Öğr. Gör. Dr. Haluk Erdem ise, 1946 yılında resmen yürürlüğe giren, bu yıl60. kuruluş yılını kutlayan UNESCO’nun dünyadaki olumsuz gelişmelerin ilkçıkış yerinin insan zihni olduğunu belirtmesiyle, bir noktayı yenidendüşünmeye başladıklarını söyledi. “İnsanlar birtakım eylemlerinigerçekleştirmeden önce, zihninde bunu belirli istemlere göre kurarlar,
verdi: “Dünyada olup biten olumsuzlukların nedeni olarak insan zihninedikkati çekiş, UNESCO’nun felsefi bilincin yaygınlaştırmasının önünü açmakgibi bir dizi kararlar almasını beraberinde getirmiştir. Dönemin UNESCOGenel Direktörü tarafından dile getirilen ‘21. yüzyılın anahtarlarından biriartık felsefe eğitimidir’ ifadesi de bunu göstermektedir.”Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda görüşülerek 2002 yılından itibarenKasım ayının 3. Perşembe gününün Dünya Felsefe Günü olarak kutlanmasınınkararlaştırıldığını söyleyen Dr. Haluk Erdem, “Milli Eğitim Bakanlığımızbelirli gün ve haftalar içine 20 Kasım tarihini bu güne ayırmıştır. Resmiolarak kabul edilen Dünya Felsefe Günü her yıl yaygınlaşarak devametmektedir” ifadesini kullandı.Dünyada ilk Dünya Felsefe Günü kutlamalarının 50’yi aşkın ülkede kutlanmayabaşlanırken 3’üncüsü gerçekleştirilen 2004 yılı Dünya Felsefe Kutlamalarının80’den fazla ülkede kutlanma başarısını gösterdiğini dile getiren Dr. Erdem,bu sayının her yıl giderek arttığına işaret etti. Bu günle kamuoyunundikkatinin felsefenin yaşamımızdaki yerine çekildiğinin üzerinde duranErdem, “Felsefecilerin kendi ‘fildişi’ kulelerinden çıkıp toplum ve dünyasorunlarına eğilmesi hiç kuşkusuz bu bakımdan gerekli bir çabadır” dedi.Erdem, Dünya Felsefe Günü’nün insanın düşünme olanağına ve bu olanakla nasıldoğru yargılar verebileceğine yeniden bakabilme günü olduğunu sözlerineekledi.Program, Oturum Başkanlığını üniversitemiz Rektör Yardımcısı Prof. Dr. TubaOngun’un yaptığı “Felsefe, Eğitim ve Medya” adlı panelle devam etti. Paneleİletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Korkmaz Alemdar, Milliyet GazetesiAnkara Temsilcisi Fikret Bila, Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr.Semih Koray, Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Harun Tepekonuşmacı olarak katıldı.Ayrıntılar Gazi Haber’de…",0]



oluştururlar, yani düşünürler” diye konuşan Erdem, şu görüşlere yerverdi: “Dünyada olup biten olumsuzlukların nedeni olarak insan zihninedikkati çekiş, UNESCO’nun felsefi bilincin yaygınlaştırmasının önünü açmakgibi bir dizi kararlar almasını beraberinde getirmiştir. Dönemin UNESCOGenel Direktörü tarafından dile getirilen ‘21. yüzyılın anahtarlarından biriartık felsefe eğitimidir’ ifadesi de bunu göstermektedir.”

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda görüşülerek 2002 yılından itibarenKasım ayının 3. Perşembe gününün Dünya Felsefe Günü olarak kutlanmasınınkararlaştırıldığını söyleyen Dr. Haluk Erdem, “Milli Eğitim Bakanlığımızbelirli gün ve haftalar içine 20 Kasım tarihini bu güne ayırmıştır. Resmiolarak kabul edilen Dünya Felsefe Günü her yıl yaygınlaşarak devametmektedir” ifadesini kullandı.

Dünyada ilk Dünya Felsefe Günü kutlamalarının 50’yi aşkın ülkede kutlanmayabaşlanırken 3’üncüsü gerçekleştirilen 2004 yılı Dünya Felsefe Kutlamalarının80’den fazla ülkede kutlanma başarısını gösterdiğini dile getiren Dr. Erdem,bu sayının her yıl giderek arttığına işaret etti. Bu günle kamuoyunundikkatinin felsefenin yaşamımızdaki yerine çekildiğinin üzerinde duranErdem, “Felsefecilerin kendi ‘fildişi’ kulelerinden çıkıp toplum ve dünyasorunlarına eğilmesi hiç kuşkusuz bu bakımdan gerekli bir çabadır” dedi.
Erdem, Dünya Felsefe Günü’nün insanın düşünme olanağına ve bu olanakla nasıldoğru yargılar verebileceğine yeniden bakabilme günü olduğunu sözlerine

ekledi.

Program, Oturum Başkanlığını üniversitemiz Rektör Yardımcısı Prof. Dr. TubaOngun’un yaptığı “Felsefe, Eğitim ve Medya” adlı panelle devam etti. Paneleİletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Korkmaz Alemdar, Milliyet GazetesiAnkara Temsilcisi Fikret Bila, Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr.Semih Koray, Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Harun Tepekonuşmacı olarak katıldı.

Ayrıntılar Gazi Haber’de…

Thursday, October 26, 2006

Bilal'in Anısına




BİLAL’İN ANISINA(25.10.1991)


Üstüme geldi gece, her şey üstüme geldi
Kaçamadım hüzünlerden
Gül diplerine döktüm gözyaşlarımı
Kanadı kırık yalnızlıklar uçurdum uzaklara
Düşlerden işaretler bıraktım
Geçtiğim sokaklara, yollara


Kendimi geceye ve şarkılara bıraktım
Kederli bir şarkı kısık sesli radyoda
Mektup yazmak istiyorum
Yakında askere gidecek bir dostuma


Bilal ise daha önce asker olmuştu
Sınır bölgesine gönderilmişti
Onu Çayırlı karakolunda buldu ölüm


Gençti doymamıştı dünyaya ve yaşamaya
Tasarladıkları fazlaydı yaşadıklarından
Düşlediklerinden azdı yaşadıkları


Ölüm takılıyor aklıma
Ölüm bulutu çöküyor düşüncelerime
Gazetelerin ve devletin dilinde “şehit bir asteğmen”
Oysa “hayatımızdan kopan bir parça” bizim için
Bir şeyler eksildi sen gidince bizden de


Gömdük seni kalbimizdeki bir zeytin ağacının altına


Sınır boylarında geçen zamanların günlüğü
Yaralı yüreklerde gizlidir şimdi

Bu gece çok uzaklardayım
Kendimden bile
Radyoda şarkı nerelere götürdü beni
Kaldım oralarda



Mustafa Günay
1991