Sunday, December 10, 2006


İoanna Kuçuradi'den "Schopenhauer ve İnsan"
Etiğe giden yolda "Schopenhauer ve İnsan"
İsmail H.DEMİRDÖVEN
Schopenhauer üzerine Türkçe olarak yazılan ciddi incelemelerden birisi -belki de ilki-, ilk baskısı 1968 yılında yapılmış olan, tanınmış felsefecimiz İoanna Kuçuradi'nin "Schopenhauer ve İnsan" incelemesidir. Bu inceleme aradan otuz sekiz yıl geçtikten sonra yeniden yayımlandı. Kitabın, birisi tek başına, diğeri de Kuçuradi'nin "Nietzsche ve İnsan", "İnsan ve Değerleri" kitaplarıyla birlikte bir bütün olarak okunabilir ve değerlendirilebilir olma gibi bir özelliği bulunmaktadır.


"Bir insan, kendi-bilincine-en azından,Kendi-bilinci gereksinmesine ve çabasına-Ulaşınca, bir kişi olur: Bundan önce, bunaUlaşmadıkça, kişi değildir-şu 'homo sapiens'inBir 'örneği'dir yalnızca"Oruç Aruoba, "Yürüme"denHegel'den on sekiz yaş küçük olan Arthur Schopenhauer'ın yaşadığı yıllar (1788-1860), Hegel'in görüşlerinin Almanya'da yaygınlaştığı ve popüler olmaya başladığı yıllardır. Böyle bir dönemde Schopenhauer, Hegel'in ciddi bir eleştiricisi olarak ortaya çıkar. Ancak ondan hiç etkilenmediği de söylenemez. Biçimsel görülse de bu etkilenmenin, Hegel'in "Geist (tin)" kavramını merkeze koyarak kurduğu dizge ile Schopenhauer'ın "İsteme" kavramı merkezli dizgesi arasında olduğu söylenebilir. Schopenhauer'ın Berlin üniversitesinde dersler vermeye başladığı dönemde, Hegel de aynı üniversitede dersler vermekteydi. Schopenhauer derslerini ısrarla Hegel'in dersleriyle aynı gün ve saate koymuş, ancak Hegel'in derslerinde yer bulmak çok zor iken, Schopenhauer derslerini üç beş kişiyle yapmak zorunda kalmıştı.Yaşadığı döneme bakıldığında Schopenhauer'ın Hegel'in "gölgesinde" kaldığı söylenmiştir. Bu doğrudur. Ancak onun düşüncelerinin ve görüşlerinin günümüzde Varoluşçuluğu ve psikolojiyi derinden etkileyip yönlendirdiğini, kendileriyle bağlantı kurulabildiği takdtirde ancak zaman içinde insanın dünyasındaki yerlerini alabileceklerini unutmamak gerekir. A.Schopenhauer'ın Türkçeye çevrilmiş bazı metinleri bulunmaktadır. Onun ana yapıtı olan "Die Welt als Wille und Vorstellung'un (İsteme ve Görüntü Olarak Dünya) bazı bölümleri "İrade Felsefesi, Âlem, İrade ve Tasavvur" (1962) adı altında; "Parerga und Paralipomena (Diğer Yazılar ve Üzerinde Durulmamış Konular)" yapıtından "Aşkın Metafiziği" (1935,1983) başlığı ile bir bölüm; "Aphorismen zur Lebensweisheit (Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar)" (2005) ile "Über die Freiheit des Menschlichen Willens (İnsanın İsteme Özgürlüğü Üzerine)" adlı makalesi "İstencin Özgürlüğü Üzerine" (2000) başlığı altında Türkçede yayımlanmıştır.Schopenhauer üzerine Türkçe olarak yazılan ciddi incelemelerden birisi -belki de ilki-, ilk baskısı 1968 yılında yapılmış olan, tanınmış felsefecimiz İoanna Kuçuradi'nin "Schopenhauer ve İnsan" incelemesidir. Bu inceleme aradan otuz sekiz yıl geçtikten sonra yeniden yayınlandı. Kitabın, birisi tek başına, diğeri de Kuçuradi'nin "Nietzsche ve İnsan", "İnsan ve Değerleri" kitaplarıyla birlikte bir bütün olarak okunabilir ve değerlendirilebilir olma gibi bir özelliği bulunmaktadır.

İNSAN VE YAŞAM
Kitabın tek başına değerlendirilmesi ya da okunmasıyla Schopenhauer'in etik görüşünün temellerinden birisini oluşturan insan görüşünün; Kuçuradi'nin diğer iki kitabıyla birlikte okunmasıyla da Kuçuradi'nin etik görüşünün temelinde yer alan kavramlardan birisi olan "kişi" kavramının anlam tarihini görmek olanaklıdır..Felsefenin bir araştırma ve bilgi alanı olarak etik tarihinde ortaya konmuş olan her etik görüşün arkasında, bize doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak verilen bir insan görüşü bulunur. Çünkü etiğin kendisine yöneldiği ya da felsefede etik denen alanı olanaklı kılan, adına "yaşam" dediğimiz, insanın belirli bütünlüğü olan bir kişi olarak ve başkalarıyla ilişkilerinde yaşadıklarıdır. Öyle ki "yaşam", dur durak bilmeyen, sürekli akan, avuçlarımızdan kayıp giden, arkasından koşup da ona yetişemeyeceğimiz bir özelliğe sahiptir. Bu nedenle "yaşam"ı yakalamak, onu bir yerlerde alıkoyup, ona kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini sormak ilk bakışta olanaksız gibi durur.Ancak zaman içinde kimi olanaksız olanı olanaklı kılan insan, sahip olduğu özellikler-ki en çok bilinen özelliği olarak bilme ve düşünme sayesinde-sayesinde; arkasında bilgi (Epistemoloji) ve varlık felsefesini (Ontoloji) ilgilendiren bazı felsefi sorular bıraka bıraka "yaşam"ı kavramlaştırmıştır. Bununla da "yaşam"ı bilinebilir ve üzerinde düşünülüp tartışılabilir bir duruma getirmiştir."Yaşam"ı kavramlaştırmak en başta "insan"ı kavramlaştırmak demektir. "İnsan", Max Scheler'e gelinceye kadar kendi başına bütünlüğü (özerkliği) olan bir varlık değil de bir canlı türü olarak düşünülegelmiş, diğer canlı varlıklarla arasındaki özellikler bir "derece farkı" olarak algılanmıştır. İnsanın yaşamı söz konusu olduğunda bu derece farkı kendisini, birlikte-yaşama olgusu olarak "Ahlak"ta (moral) somutlaştırmaktadır.Böyle bakıldığında, "insan" öyle bir canlı türüdür ki onun "yaşam"da ne yapması, nasıl yapması, gereklilikler olarak belirlenmiştir. Bir canlı türü olarak insanın, içinde dinsel ve ideolojik öğelerin de bulunabileceği "ahlâk"ın şu veya bu biçimde taşıyıcısı olduğu ve onunla bütünleşmesi gerektiği düşünülmüş ve "yaşam" dediğimiz alanda günümüzde de yapıldığı gibi böyle (ideal) bir insan aranmış ama bulunamamıştır. Bundan sonra da bulunamayacağı rahatlıkla söylenebilir. Bu arayışın "arkasında gizli olan, hep, insanı peşinen 'kötü', egoist bir varlık olarak, bir zayıflıklar toplamı (Herder) ya da uygarlığın bozduğu bir varlık olarak (Rousseau) 'kabul eden' insan görüşü"nün bulunduğu söylenebilir (s.2). İmdi insan, birilerinin elindeki kırbaçla, gerçeklikte var olmayan ama insanın zihinsel dünyasında tasarlayıp kurarak böylece var kıldığı, örneğin "ahlak" gibi bazı kavramlar adına, tıpkı hayvanlar gibi hep yola getirilmeye, güdülmeye yazgılı bir varlık olarak algılanmıştır. Geçmiş ve günümüz böyle bir zihniyetin döktüğü kanların acı ve yürek yaralayıcı örnekleriyle doludur. Bu bağlamda bakıldığında "yaşam"da kavramlar yoktur. Spinoza'nın dediği gibi "köpek kavramı havlamaz". Bunun gibi, "yaşam"da da "insan" kavramı yoktur. Yaşamda kanlı-canlı var olanlar, her birinin bir adı olan tek tek kişilerdir. Bu nedenle İnsan ve Kişi (bir insan) kavramlarını özenle birbirinden ayırmak, yaşayan kişileri dışlamayan bir insan kavramı ve anlayışıyla yola çıkmak, gerçekçi ve ayaklarını yere (sağlam) basmayı gözeten bir etik görüş için son derece önemli olacaktır.Kuçuradi, bu incelemede, Arthur Schopenhauer'ın insan görüşünün, geçerlikte olan Hıristiyan moralini (ahlakını) temellendiren bir özelliğe sahip olduğu saptamasını yapıyor ve Schopenhauer'ın geçerlikte olan bu ahlakı başdeğer olarak kabul ettiğini söylüyorsa da; onun bununla yetinmediğine, "her eylemin onu yapan için zorunlu olduğuna, bir insanın her durumda ancak davrandığı gibi davranabileceği"ne işaret ederek; Schopenhauer'ın etiğinde "tek insan"dan yani "kişi"den hareket ettiğini özellikle belirtmektedir. Böylece Batı felsefesi tarihinde ilk kez etik ile insan bilgisi (antropoloji) arasında koparılamayacak bir bağlantının da kurulmuş olduğuna işaret edilmektedir (s.3).

DÜNYANIN KARŞISINDA İNSAN
İncelemenin, "Dünyanın Karşısında İnsan" başlığını taşıyan ilk bölümünde, insanın dünyanın "karşısında", bu dünyanın bilgisini araştırmaya ve öğrenmeye çalışan bir özne (süje) olarak bulunduğu temel düşüncesinden hareket edilmektedir. Özne olarak insanın edinebileceği bilgiler, "Görmenin sağladığı bilgi", "Kavramlaşmış bilgi", "İnsanın kendi kendisi hakkındaki bilgisi", "Metafizik bilgi", "İdenin bilgisi" gibi kategoriler altında toplanmaktadır. Bütün bu bilgilerin bilinme tarzları farklıdır. Böylece bilen özneler, bilebildikleri bilgilerin özelliği bakımından bazı "tip"lere ayrılabilmektedirler. İnsanın "karşısına" alıp bilme nesnesi durumuna soktuğu bu dünyada "kendisi" de bulunmaktadır. Ancak insan kendi kendisini bir özne olarak "karşısına" aldığında, yani kendisine "dışardan" baktığında, Kuçuradi'nin deyişiyle "var olanın kabuğunun ötesine geçilemez"(s.26). Bu "kabuğu" kırmak, insanı "Dünyanın içinde" görmekle olanaklıdır. Kitabın ikinci bölümü "Dünyanın İçinde İnsan (İnsanın Varlıktaki Yeri)" başlığını taşımaktadır. Aslında insan için "Dünyanın içinde" olmak bir bakıma "kişi" olmak demektir. İşte "kişi" "dünyanın içinde" nasıl var olur ? Bu soruyu Schopenhauer "isteme" kavramıyla yanıtlar. Biz bu dünyanın içinde insanı "kişi" aracılığıyla ancak "isteyen" bir varlık olarak görüp anlayabiliriz. İmdi "isteme" insan varlığının belirleyici özelliklerinden (felsefe terminolojisiyle söylendiğinde "fenomenlerinden") birisi olur.İnsan varlığı açısından bakıldığında Schopenhauer bunu "temel isteme" olarak şöyle dile getirmektedir: "Büyülü bir lamba nasıl çeşit çeşit birçok resimler gösterirse ve kendisi hepsinin görülebilmesini sağlayan bir ve aynı alevse; aynı şekilde, yan yana durup dünyayı dolduran veya birbiri arkasında olaylar olarak üşüşen çeşit çeşit bütün görünüşlerle görünen, bir ve aynı istemedir; her şey onun görünür kılınması, onun objeliğidir ve o bu değişmenin ortasında hareketsiz kalır: ancak o, var olanın aslıdır: bütün objelerse görünüştür, Kant'ın diliyle de phainomenondur"(s.30-31). "Temel isteme", kendisini bize objeleşerek (nesneleşerek) sunar. Böylece onu bilmemizin olanağı ortaya çıkar. "Kişiler ve dünyadaki bütün tek tek şeyler, bir tek bütün olan istemenin objeleşmesidir". Schopenhauer'a göre "isteme" kendisini doğrudan doğruya dört ana basamakta objeleştirir. Bunlar en zayıftan en güçlüye doğru: a) Anorganik dünya, b) Organik dünya, c) Hayvan ve insan bedeniyle objeleşen dünya ve d) İnsan olarak dile getirilmektedir. "Temel isteme" insanda kişilerin bedenleri ve karakterleri olarak en güçlü biçimde karşımıza çıkar. "Burada teklik, kişilik öylesine kuvvetlidir ki, her kişi tek başına bir ide meydana getirir, denebilir; burada türün karakterinden başka, kişinin karakteri de çok ağır basar"(s.36). Başka bir deyişle, dünyadaki her tek kişi aslında, okunmayı bekleyen bir kitap, anlaşılmayı bekleyen bir metin ya da çözülmeyi bekleyen bir düğümdür.İncelemenin üçüncü ve son bölümü "Kendi Kendisinin Karşısında Kişi" başlığını taşımakta ve bu bölümde insanın kendini bilmesinin, kişinin kendini bilmesiyle doğrudan ilişkisi üzerinde durularak, aslında kişinin "temel isteme"nin emrinde olduğu vurgulanmaktadır. "İstemenin emrinde kişi, bir yandan kendi türünü devam ettirmek zorundadır ve bu amaca yarayan bir araçtan başka bir şey değildir; diğer yandan, her kişi kendi yapısının ­kendi istemesinin­ emrindedir: O nasıl bir insansa öyle davranır. Birincisi insanın durumu; ikincisiyse etik bir varlık olarak kişinin durumudur"(s.49).Böylece "özgürlük" sorununa bir kapı açılmış olur. Özgürlükten söz ederken acaba kimin özgürlüğünden söz ediyoruz? İnsanın mı kişinin mi?.. Özgürlük kavramının belirsizlikten kurtarılarak açık ve anlaşılır bir kavram olabilmesi için bu soruya yanıt vermek gerekir. Adına insan denen canlı varlığın özgürlüğü onda, onun öz yapısında olanak (imkân) olarak vardır. Böylece bu olanak yaşayan kişide, yani kişinin tek tek yapıp-ettiklerinde gerçekleşebilme (ortaya çıkma) özelliğine sahip olur.İnsanın isteyen ve bilen bir varlık olarak ikili yapısı her kişide farklı ortaya çıkar. "İnsanlar arasındaki öz yapı farkı, istemeleri ile bilgileri arasındaki farklı bağlantıdan, bilginin istemelerini çeşitli şekillerde yönetmesinden ileri gelir"(s.69). Böyle bir ölçütle baktığında Schopenhauer üç insan tipi ayırt eder: "Akıllı insan", "Ulu insan" ve "Yaratıcı insan". Schopenhauer'ın "akıllı insan" dediği, dünyayı çeşitli derecelerde nedensel ilişkiler bütünü olarak gören ve kendisini de böyle bir ilişkiler bütününe göre ayarlayabilen (Kant'ın deyişiyle "rasyonel" olan) insandır. Onun "kendi istemesine 'evet' demesinin derecesi, kendi kendini bilme derecesine bağlıdır. Kendi kendini görmesinin sıfıra yakın olduğu kişi, kendini bilmeden, karakter kazanmadan, rasgele yaşar; onun hayatında bilginin payı çok azdır; zikzaklar çizerek yaşar tabiatın fabrikasyonu olan insan: Bu, kendi kendini seyredemeyen insandır"(s.74).Şayet bilgi, kişide istemeye karşı bir ağırlık kazanırsa, o zaman kişi nedensel ilişkiler dünyasından ve kendi nedensel bağlantılarından kopar. Bu yaşama ve dünyaya "hayır" diyen, her şeyin özce birliğini gören, ama böyle olmasıyla acı çeken, "yeryüzünün tuzu biberi" olan özgür insan, "ulu" insandır. "Özgür olmak insanı sevmek demektir; yaptıklarımız ettiklerimizle insanların iyi olmasını istemek demektir. Bu ise, bilginin bir başarısı, Maya perdesinin ötesini gören bilginin, insanın öz yapısıyla "çelişik" olan bir bilginin başarısıdır. İnsanın insan olduğunu gösteren, böyle anlaşılan sevgidir"(91)."Yaratıcı insan" ise kendine özgü bir bilme tarzı olan, sanatta yaratıcı, başka bir deyişle "dâhi" insandır. Schopenhauer'ın deyişiyle "Deha, kendisinin hiç kimseden öğrenmediği şeyi, insanlığın ondan öğrendiği insandır".Bu görüşleriyle Schopenhauer'ın, Nietzsche'ye yürüyebileceği bir yol açtığı da söylenebilir. Ayrıca, Kuçuradi'nin Schopenhauer incelemesini, insan ve etik sorunlar üzerinde ciddi biçimde düşünüp tartışmak isteyen herkese ışık tutucu ve çok açılımlı bir kaynak kitap niteliğinde görmek yanlış olmaz.

(*) Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü
Schopenhauer ve İnsan/ İoanna Kuçuradi/ Türkiye Felsefe Kurumu/ 2006/ 10

No comments: