Sunday, December 17, 2006

Fichte Üzerine Bir Kitap



FICHTE: ÖZGÜRLÜK HAVARİSİ
Ufuk Coşkun


Alman İdealizmi I: Fichte
Haz. Eyüp Ali Kılıçaslan-Güçlü Ateşoğlu
Ankara: Doğu Batı Yay., 2006, 548 syf.


Almanların ulus devlet olma süreci, onlarca prensliğin bir araya gelmesi ve tek bir bayrak altında birleşmeleri ancak birtakım koşullar altında gerçekleşti. Tarihsel olarak diğerlerinden daha farklı bir evrim geçiren Almanların ulus olma serüveni de farklıydı. İlk olarak, sanayi devrimiyle birlikte burjuvazinin başını çektiği ticari, ekonomik ve siyasi örgütlenmenin gereklerini yerine getirmek durumunda kaldılar. Ama daha önce doğuda Rus, batıda Fransız ve İngiliz tehdidine karşı birlik oluşturmaları gerekiyordu. Daha geç sanayileşmiş, emperyal bir güç olarak sömürge hareketlerine çok geç katılmış ve birliğini daha sonra tamamlamıştı. Bu sömürgeci arzuları yirminci yüzyılda iki dünya savaşının da tetikleyicisi oldu.


“Büyük idealistler kendi dönemlerini öyle bir çağ olarak görüyorlardı ki artık insan tini tarihteki etkinliğinin imleminin ve bütün tarihsel sürecin yönünün ve anlamının bilincine varmıştı.” Büyük bir dönüşümün yaşandığı Avrupa coğrafyasında zaman ve mekânla kurulan ilişki yeniden tesis edildi. Buradaki en önemli etken siyasi ve toplumsal olaylardı. Fransız Devrimi ve ardından Napolyon savaşları tüm kıtadaki ulus bilincini körüklemişti. Halkların kendi geleceklerini yine kendilerinin belirlediği bir ortamda düşünsel üretimin ve yaratıcılığın da farklı olması düşünülemezdi. Bu, en çok Almanlar için geçerliydi, çünkü kıtanın ortasında düşünsel ve fiziksel etkilere ve saldırılara en açık durumda olan onlardı.


Batının eski dünyaya üstünlüğünün ifadesi olan bütün yeniliklere ezeli rakiplerinden daha sonra kavuşan Almanlar bu arayı kapatmak için büyük bir zihinsel çaba gösterdiler. Ulus olma bilincini yaratmanın gereği olarak dil, tarih ve kültür alanındaki çalışmalarıyla Alman entelektüelleri başlıca rolü oynadılar. Avrupa aydınlanmasının nihaî hedefi bireyin mutlak anlamda özgürleşmesiydi, fakat bir özne olarak bireyin yüceltilmesi ve onun rasyonel bir biçimde yönetilen bir toplumun öznesi olarak tarihin sonunda ideal insanın ve toplum yapısının gerçekleştirilmesinin adeta Alman ulusunun seçkin bir ayrıcalığı olduğu teması özellikle Alman filozoflarınca dile getirildi. Alman idealistleri olarak da adlandırılan Fichte, Schelling ve Hegel tarafından bu düşünceler sistematize edildi. Bunu yaparken yararlandıkları en büyük kaynak büyük Alman filozofu Immanuel Kant oldu. Onun eleştirel felsefesini devralarak rasyonel bir bütünlüğe sahip sistemli bir felsefe geliştirdiler.


Alman idealistlerinin başlıca amacı felsefeyi her şeyi açıklamaya muktedir kesin bir bilim haline getirmektir. Bu en azından Fichte için böyledir. Hegel ve Marx felsefesinin temeli olan diyalektik düşüncenin asıl mimarı olan Fichte üzerinde durulmayı hak eden bir düşünürdür. Zamanında oldukça ilgi toplamış olmasına rağmen özellikle ülkemizde ihmal edilmiştir. Bir ara çok popüler olan varoluşçu felsefe ya da uğruna çetin mücadeleler verilen marksist felsefe onun düşünceleri olmadan tam olarak anlaşılamaz. Yine Alman felsefesinin önemli temsilcileri Husserl ve öğrencisi Heidegger’in felsefe-bilim problematiği çerçevesinde ortaya koydukları tezler de belirsiz kalır. İşte modern batı felsefe tarihinin orta yerinde belirleyici bir yere sahip Alman idealizminin, özelde ise onun kurucusu sayılan Fichte’nin yeterince araştırma konusu yapılmamış olması bu açılardan oldukça düşündürücüdür.


1762 yılında Saksonya’nın bir köyünde dünyaya gelen Fichte yoksul bir ailede yetişmesine rağmen şanslı bir tesadüf sonucu bir kontun himayesinde oldukça iyi bir eğitim gördü. O da diğer pek çok filozof gibi papazlık eğitimi aldı ve sağlam bir teoloji öğrenimi gördü. Gençliğinde en çok Spinoza, Goethe ve Lessing’in düşüncelerinden etkilendi. Ömrünü özellikle Kant’tan miras aldığı eleştirel felsefeyi geliştirmek ve onu sistemli bir metafizik şeklinde dönüştürmek için kullandı.


Ona göre Varlık ve Yaşam bir ve aynıdır. Burada bizi ortak bir amaca, yani ahlâksal bir dünya düzeninin kurulmasına doğru götürecek olan bir ahlâksal belirlenimlerin çokluğu içinde bize özgürlük düşüncesini sunar. Bunun yolunu da ‘Bilim Öğretisi’ adlı yapıtında bir “ben” felsefesi kurarak inşa eder.


Çok bilinen örnektir ve Fichte denince akla ilk gelen anekdottur. ‘Duvarı düşünün’ der Fichte. Şimdi de ‘duvarı düşüneni düşünün’. Ardından ‘duvarı düşüneni düşüneni düşünün’, ve bu böyle sonsuza dek sürsün. Her aşamada bilince nesne olmaktan kaçan bir ‘ben’, özne vardır. Sonsuzlukta bir yerde artık nesne olmayan bir ben kalır ve işte bu transendental bir ‘ben’liktir. Bu, sınırsız etkinliktir ve Fichte’nin daha geç döneminde, kendisini bilinçlerde düşünceye sezdirirken ‘Yaşam’ halini alır.


Batı felsefesinin kaynağında yer alan ‘özne-nesne ayrımı’ Fichte’de ‘ben-ben olmayan’ şeklinde ortaya çıkar. Sınırsız bir etkinlik olarak ‘ben’ ve onu sınırlayan etkinlik olarak doğa, toplum, v.b… Olmak, varlığını sürdürmek için onu sınırlayan ben olmayış üzerinde etkin olmak, onu değiştirip dönüştürmek ‘ben’in doğasıdır. Bu düşünceler daha sonra Hegel düşüncesinde (tez-antitez-sentez ve öznel-nesnel-mutlak tin şeklinde) en olgun halini almıştır. Hemen belirtmelidir ki, bu düşüncelerin kökeni Kant’ın fenomen-numen ayrımına dayanır. Bu ayrımlar Alman felsefesinin ve idealizminin bütünselliğini anlamamıza daha çok katkıda bulunur. Dış dünyanın varlığını ve ahlâksal dünyayı özneden yola çıkarak oluşturan idealist felsefenin bu diyalektik kurgusunu Marx çok farklı bir alanda aynen uygulayacaktır.


“Kayalarda biten yosunlardan meleklere kadar bu müthiş hiyerarşi, varoluşunu Ben’e borçludur. Tinsel dünyanın eksiksiz sistemi, onun içinde bulunur ve insan, anlaşılabilir biçimde kendisi ve bu dünya için koyduğu yasanın bu dünyada geçerli olmasını bekler.” Mutlak tinden, saf, transendental Ben’den varoluşun en küçük zerresine kadar her şey bu birliğe dahildir. Bu varlık ve yaşam ancak insan sayesinde bir anlam kazanacaktır. “İnsan karışıklığa düzen, evrensel muammaya plân getirecektir. Onun sayesinde çürüme meydana gelecek ve ölüm, yeni ve görkemli bir yaşam için çağrıda bulunacaktır.”


Onun felsefesinin temeli özgürlük düşüncesidir. Kör, denetimsiz ve yönünü tayin edemeyen güçlere sahip insanların, toplumlarının veya devletlerin zayıf kalacağı, istençlerinin ve amaçlarının olmayacağı açıktır. Özgür bir insan ancak özgür bir toplumda yaşayabilir, her şey birbirine bağlıdır. Özgür olmayan bir toplumda özgür bireyler düşünülemez. Zihin ya da tin herhangi bir konuda özgür olduğunda, bu onu tüm diğer konularda da özgürleştirir. Bu düşünceleriyle o aydınlanmanın ve modern düşüncenin tipik bir temsilcisidir.


Fichte’nin özgürlükle ilgili kılavuz düşüncesi şudur: “Her zaman kendinle uzlaşı içinde eylemde bulun. Bunu yapana kadar, gücüm bana yabancı bir şey olarak kalır, benim içimdeki istençsiz ve amaçsız doğanın bir gücüdür.” Etkin bir kişilik özelliği olarak duygu, düşünce ve isteklerini özgürce ortaya koyabilen bireyler düşünmenin yasalarına bağlı olmak yoluyla ahlâkî iyiliği ve gücü temsil edebilirler.


Bizde daha çok “Alman Ulusuna Söylevler” adlı yapıtıyla tanınan Fichte, bu kitabın çevrildiği yıl olan 1927’den sonra Türk milliyetçiliğini besleyen önemli kaynaklardan biri olmuştur. O, Fransız Devrimi’ni, insanları, özgür ahlâksal gelişimlerini engelleyen toplumsal ve siyasi yaşam biçimlerinden kurtaran bir süreç olarak görmüştü. Fakat ironik bir biçimde, Napolyon önderliğindeki Fransızların Almanlara karşı saldırıya geçmesi sonucunda özgürlüğün sarsılmaz bir havarisi olarak bu söylevleri verdi. “Tinsellik ve özgürlük ile özgürlük içinde ebedi eğitim; her nerde doğmuş ve her ne dili konuşursa konuşsunlar, bunlara inananlar bizdendirler, bize aittirler ve bize katılacaklardır.” Bunları söylerken sadece Alman askerlerine ya da ulusuna seslenmiyordu.


Başta söylediğimiz gibi, Alman birliğinin sağlanmasında başta Fichte olmak üzere Alman idealistlerinin rolü büyüktür. Koşullar biraz da bunu gerektirmiştir. Kurdukları metafizik dünyayla tarihsel olaylar ve gerçeklikler iç içe geçmiştir ve biri diğerinden ayrılamaz.

No comments: