Monday, December 21, 2009

İzmir'de Karikatür ve Felsefe Günleri

İzmir'de yapılacak ilginç bir etkinlik...İzmir'deki arkadaşlar katılır ve bizlerle paylaşırlarsa memnun oluruz....

Thursday, November 19, 2009

Tuesday, November 17, 2009

2009 Mersin Felsefe Günleri

2009 MERSİN FELSEFE GÜNLERİ

FELSEFE VE SİYASET

PROGRAM

(Felsefe Günleri proramının oturumları içel Sanat Kulübü Nevit Kodallı salonunda gerçekleştirilecektir.)

20.11.2009 CUMA
17.30 Açılış konuşmaları ; Makbule ATADAN-Mersin Felsefeciler Derneği
Teoman SUNGUR-İçel sanat Kulübü Başkanı

OTURUM- FELSEFE VE SİYASET
Açılış konuşması;Prof. Dr. Berika İPEKBAYRAK

Oturum başk.- Prof.Dr. Sara ÇELİK
Katılımcılar - Doç.Dr.Kamuran GÖDELEK
Doç.Dr. Taşkıner KETENCİ


19.30---YEMEK- İçel sanat Kulübü lokali



21.11.2009 CUMARTESİ
11.00 1. oturum;
Oturum başk.Yard. Doç.Dr. Erdem ÇİFÇİ
Katılımcılar- Prof. Dr. Adnan GÜMÜŞ
Prof. Dr. Sara ÇELİK
Yard. Doç.Dr. Mustafa GÜNAY


12.30 YEMEK--- İ.S.K. Lokali


14.00- 2. Oturum
Oturum Bşk.-Yard.Doç.Dr. Zehragül AŞKIN
Katılımcılar- Prof. Dr. Harun TEPE
Doç. Dr. Çetin VEYSAL
Yard.Doç.Dr.Eyüp ERDOĞAN

Kapanış konuşması: Erol TÜREDİ- Felsefeciler Derneği Başkanı

2009 Mersin Felsefe Günleri Mersin Felsefeciler Derneği ile İçel Sanat Kulübü ortak etkinliğidir.

Monday, September 07, 2009

Foça'da Sempozyum

MANTIK, MATEMATİK ve FELSEFE
VII. ULUSAL SEMPOZYUMU

Toplum, Bilim, Teknoloji ve Etik Değerler


08-11 EYLÜL 2009
FOÇA-İZMİR

PROGRAM

08.EYLÜL.2009 SALI
08:30-10:00 Kayıt
10:00-10:30 Açılış Konuşması
Prof.Dr. Ahmet ÖZOK (İstanbul Kültür Üniversitesi)
Oturum Başkanı: Prof. Dr. Çetin BOLCAL
10:30-10:50 Teknolojide Görünen İnsan
Prof.Dr.Ahmet İNAM (Orta Doğu Teknik Üniversitesi)

10:50-11:10 Dinsel Etik, Bilimsel Etik
Prof.Dr.Esat Rennan PEKÜNLÜ (Ege Üniversitesi)

11:10-11:30 Biyoteknolojinin Sunduğu Olanaklar, Etik Kutuplaşmalar ve Gelecek
Prof.Dr.Hayriye ERBAŞ (Ankara Üniversitesi)

11:30-11:50 ÇAY ARASI

Oturum Başkanı: Prof. Dr. Ahmet İNAM

11:50-12:10 Ahlaki Çoklukta Doğru Eylem Tabiatını Araştırmak
Prof.Dr.Gönül BALKIR (Kocaeli Üniversitesi)

12:10-12:30 İnanç, Bilim ve Eğitim
Prof.Dr.Timur KARAÇAY (Başkent Üniversitesi)

12:30-12:50 Etik Değerlerin Kaynağı Bağlamında Tanrı-Ahlak İlişkisi ve ‘Teistik Subjektivizm’ Sorunu
Yard.Doç.Dr.Ferhat AKDEMİR (Sinop Üniversitesi)

12:50-13:50 YEMEK ARASI

Oturum Başkanı: Prof. Dr. Hayriye ERBAŞ

13:50-14:10 Klasik ve Modern Dönemlerde Bilgi/İktidar İlişkisi
Prof.Dr.Veli URHAN (Gazi Üniversitesi)

14:10-14:30 Modern Toplumlarda Etik Değerlere Sistem Yaklaşımı
Yard.Doç.Dr.Yunus YOLDAŞ (Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi)
Öğr.Gör. Özlem Becerik YOLDAŞ (Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi)

14:30-14:50 Bilim Tarihi Ne Söyler?
Doç.Dr.Hüseyin Gazi TOPDEMİR (Ankara Üniversitesi)

14:50-15:10 Bir İnsan Araştırması Olarak Etik
Şener AKSU (Kocaeli Üniversitesi)

15:10-15:30 ÇAY ARASI

Oturum Başkanı: Prof. Dr. Gönül BALKIR

15:30-15:50 Matematik ve Korku
Doç.Dr.Ünal UFUKTEPE (İzmir Ekonomi Üniversitesi)

15:50-16:10 Mühendislik Disiplininde Etik Değerler
Yard.Doç.Dr.Özlem ÜNVERDİ (Yıldız Teknik Üniversitesi),
Aydın ÜNVERDİ

16:10-16:30 Postmodern Toplumda Etik Değerler: Aşınma mı Yeni Bir Anlayış mı?
Araş.Gör. İbrahim YÜCEDAĞ (Mardin Artuklu Üniversitesi)




09.EYLÜL.2009 ÇARŞAMBA

Oturum Başkanı: . Prof.Dr. Timur KARAÇAY

10:00-10:20 İnancın Saydamlığı ve Kurumsal Değer Yargıları
Araş.Gör.Dr.Süleyman AYDIN (İnönü Üniversitesi),
Araş.Gör.Aysun ÇETİN (Hacettepe Üniversitesi)

10:20-10:40 Akademik Bağnazlık, Doğruluk Sevgisi ve Sağlık
Yard.Doç.Dr.Zekeriya ÇALIŞKAN (İnönü Üniversitesi)

10:40-11:00 Türkiye’de Bilim Sahteciliği
Dr.Tansu KÜÇÜKÖNCÜ

11:00-11:20 Ahlaki Salınmışlık: Din Felsefesi mi, Din Fenomenolojisi mi?
Yard.Doç.Dr.Hamdi ONAY (İnönü Üniversitesi)

11:20-11:40 ÇAY ARASI
Oturum Başkanı: Prof. Dr. Veli URHAN

11:40-12:00 Günümüz Toplumunda Bilim, Teknoloji, Sanat Üçgeni Arasında Sanat ve Sanatçının Etik
Problemleri
Öğr.Gör.Leyla YILDIRIM (Dokuz Eylül Üniversitesi)
Araş.Gör.Fırat NEZİROĞLU (Dokuz Eylül Üniversitesi)

12:00-12:20 Toplum-Bilim İlişkisinde Bilgi ve Değer Sorunu
Araş.Gör.Güncel ÖNKAL (Orta Doğu Teknik Üniversitesi)

12:20-12:40 Etik ve Estetik
Mevlüt GÜLVEREN (Ege Üniversitesi)

12:40-13:00 Yaşamda Sanatın Gerekliliği
Merih AKÇAM
Araş.Gör.Ayşegül YELKENCİ (İstanbul Kültür Üniversitesi)

13:00-14:00 YEMEK ARASI
Oturum Başkanı: Prof. Dr. Hüseyin Gazi TOPDEMİR

14:00-14:20 Toplum Değerlerini Belirlemede Etkin Bir Yöntem
Prof.Dr.Osman DEMİRCAN (Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi)
Prof.Dr. Ali AKDEMİR (Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi)

14:20-14:40 Teknolojide Ahlak Arayışı:Gelecek Yüzyılın Temel Problemi
Araş.Gör.Murat ERTEN (Ankara Üniversitesi)

14:40-15:00 Teknoloji, Toplum, Gerçeklik ve İnsani Olan
Gözde DEDEOĞLU (İzmir Ekonomi Üniversitesi)

15:00-15:20 Teknolojik Ürünlerin Kullanımının Farklı Toplumlardaki Etik Değerler Üzerine Etkisi
Duygu TEMEL (Gülizar Zeki Obdan Lisesi)

15:20-15:40 ÇAY ARASI
Oturum Başkanı: Prof. Dr. Osman DEMİRCAN

15:40-16:00 Karşılıklı Yardımlaşma-Anarşist Ahlak
Prof.Dr.Esat Rennan PEKÜNLÜ (Ege Üniversitesi)

16:00-16:20 Bilim-Kapitalizm İlişkisi ve Bilimin Dönüşmesi
Araş.Gör.Kazım Tolga GÜREL (Selçuk Üniversitesi)

16:20-16:40 Ekolojik Anarşizm ve Toplumsal Özgürleştirici Bir Araç Olarak Teknolojinin Ahlakiliği:
Murray Bookchin
Araş.Gör.Kemal BAKIR (Atatürk Üniversitesi)






10.EYLÜL.2009 PERŞEMBE
Oturum Başkanı: . Prof.Dr. Esat Rennan PEKÜNLÜ
10:00-10:20 Nermi Uygur Düşüncesinde Toplum, Bilim ve Teknoloji
Nurgül KARABAĞ,
Haluk ERDEM

10:20-10:40 Sapere Aude:Yüreklice Düşünen Bir Bilgin, GALİLEO
Seval YİNİLMEZ (Ankara Üniversitesi)

10:40-11:00 Ölümünün 30. Yılında PARSONS'I Hatırlamak
Yard.Doç.Dr.Diren ÇAKMAK (Hitit Üniversitesi)

11:00-11:20 Toplumların Bilim Kültürünün Oluşmasında Planetaryumlar(Gökevleri), Gözlemevleri
ve Bilim Merkezlerinin Rolü
Prof.Dr.Hüseyin KALKAN (Ondokuz Mayıs Üniversitesi)
Araş.Gör.Cumhur TÜRK (Ondokuz Mayıs Üniversitesi)
Merve ALEMDAR (Ondokuz Mayıs Üniversitesi)

11:20-11:40 ÇAY ARASI
Oturum Başkanı: Doç. Dr. Ünal UFUKTEPE

11:40-12:00 Bilim Eğitiminde Bilim, Teknoloji ve Toplum Yaklaşımı
Yard.Doç.Dr.Zeki APAYDIN (Ondokuz Mayıs Üniversitesi)

12:00-12:20 Modern Düşüncede Bilim, Teknoloji ve Etik İlişkisi
Prof.Dr.Cengiz ÇAKMAK (İstanbul Üniversitesi)

12:20-12:40 Modern Bilime Yönelik Postmodern Eleştiriler ve Etik Değeri
Yard.Doç.Dr. Hasan AYDIN (Ondokuz Mayıs Üniversitesi)

12:40-13:00 Ortaçağ Batı Düşüncesinin İnsanın Özgürlüğünü Kısıtlamasına Tepki Olarak Ortaya
Çıkan Modern Düşüncede İnsanın Özgürlüğü
Öğr.Gör.Ayşegül DOĞRUCAN (Uşak Üniversitesi)

13:00-14:00 YEMEK ARASI

Oturum Başkanı: Prof. Dr. Cengiz ÇAKMAK

14:00-14:20 Etik Değerlerin Bilimin Gelişmesi ve Uygulamasındaki Önemi
Yard.Doç.Dr.Şükran SEVİMLİ (Yüzüncü Yıl Üniversitesi)

14:20-14:40 Biyoteknoloji ve Etik
Dr. Aysel KEKİLLİOĞLU (Kırıkkale Üniversitesi)

14:40-15:00 Bilimsel Araştırma Yöntemlerinde Temel Dönüşümler:Parametrik Olmayan Yöntemler
ve Etik
Yard.Doç.Dr.Doğan YILDIZ (Yıldız Teknik Üniversitesi)
Yard.Doç.Dr.Atıf Ahmet EVREN (Yıldız Teknik Üniversitesi)

15:00-15:20 Eğitim Programlarımızda Bilim ve İş Etiğinin Yeri
Dr.Şükran GÖLBAŞI (İstanbul Kültür Üniversitesi)

15:20-15:40 ÇAY ARASI

Oturum Başkanı: Prof. Dr. Ahmet ÖZOK


15:40-16:00 Teknoloji Üzerine İki Kuramsal Tartışma: Belirlenimci / Özcü ve Eleştirel Teknoloji
Kuramları
Eray YAĞANAK (Orta Doğu Teknik Üniversitesi)

16:00-16:20 İş Dünyasında Rekabet İçin Yeni Bir Slogan: Etiksel Üstünlük İle Fark
Araş.Gör.Serkan ALTUNTAŞ (Bayburt Üniversitesi)

16:20-17:00 Açık Oturum


11.EYLÜL.2009 CUMA

10:00- KÜLTÜR GEZİSİ

Tuesday, July 14, 2009

Avrupa Düşüncesinin Yıkımı


Tarihe ve düşünce tarihine tanıklık eden bir başka yazı:

AVRUPA DÜŞÜNCESİNİN YIKIMI
Ahmet Cemal


Bir zamanlar İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde de dersler vermiş olan tanınmış filoloji uzmanı Prof. Dr. Erich Auerbach (1892-1957) “Dünya Edebiyatının Filolojisi” başlıklı denemesinde geleneksel filolojinin çöküş belirtilerini, üretken bir Avrupa düşüncesinin de yıkıma sürüklenmesi diye nitelendirir. Batı edebiyatında gerçekliğin betimlenmesini ve bu edebiyatın üslup kökenlerini konu alan “Mimesis” adlı eseriyle dünya çapında ün kazanmış olan Auerbach, işin kolayına kaçmaktan yana bir tekdüzeleştirme çabası sonucu ortaya yapay bir ortak edebiyatın çıkarılmaya çalışılmasını, Avrupa düşüncesinin kendi yaşam kaynaklarından uzaklaşması sayar. Prof. Auerbach’a göre bu kaynakları oluşturan öğe, tek tek ulusların kendilerine özgü farklılıklarıdır.Bu farklılıkların olabildiğince giderilmesi, yerlerine zorlama ortaklıkların geçirilmesi hedefine yönelik çabalar, yazara göre “hiçbir şeyle giderilemeyecek bir yoksullaşmadan” başka bir sonuç doğuramaz. Auerbach, bu bağlamda şöyle der: “Daha şimdiden, kaynağını tarih bilincinden yoksun bir eğitimde bulan böyle bir yoksullaşmanın tehdidi altındayız. Bugün ne olmuşsak, bunu tarihimizin akışı boyunca olduk. Bu nedenle varlığımızı ancak bu tarihsel akış içerisinde kalmayı sürdürebildiğimiz takdirde geliştirebiliriz; bu durumu belleklere unutulması olanaksız biçimde yerleştirmek, zamanımızın dünya filologlarının görevidir…”


Auerbach’ın burada sözünü ettiği kültürel farklılıklar, sonuçta toplumları bağnaz tutumlara sürükleyebilecek tek boyutlu düşünceler değildir; vurgulanan gerçek, çeşitli renklerden oluşma bir tablonun tek bir tablo niteliğini koruyabilmesi için tek tek renkleri yadsımanın gerekli olmadığıdır. Belki de durum, tam tersinedir ve tablo, tablo olma niteliğini asıl renkleri yadsındığında yitirmeye başlayacaktır.



Stefan Zweig, benzer düşünceleri “Tarihel Gelişimi İçinde Avrupa Düşüncesi” başlıklı ünlü denemesinde savunurken şöyle der: “Uluslara gelince, onlar da yalnızca kolektif bireyler değil midirler? Bu nedenle uluslar da bu ikili eğilimin, yani bir yandan bireyselliklerini, kültürel kimliklerini ulusal düzeyde vurgulamak, öte yandan da aşılanmak ve kendi zenginliklerini başka uluslara aşılamak amacıyla sürekli olarak uluslarüstü toplulukları aramak eğilimin egemenliği altındadırlar…” Zweig’ın burada sözünü ettiği uluslarüstü topluluk, ortak Avrupa düşüncesinin ürünü olarak ortaya çıkacak topluluktur. Bu topluluk bir yandan bir ortak değerler bilincini geliştirirken bu değerlerin ancak yukarıdaki alıntıda sözü edilen “kolektif bireylik” korunabildiği sürece ayakta kalabileceğini bir an bile unutmayacaktır.



Günümüz Avrupa’sına gelince; ekonomik ağırlıklı bir ortaklığın tinsel düzeyde özlenen bir ortak Avrupa’yı da yaratmaya yeteceğine inanılması, Amerikan kaynaklı bir tüketim toplumu modelinin üniformasını giyen ulusların düşünce düzeyinde de birbirlerine yaklaşabileceklerinin, hatta kaynaşabileceklerinin sanılması, böyle bir üniformanın gerekliliğine gittikçe daha yoğun düzeyde inanç beslenmesi sonucu bu uniformayı giymek istemeyenlerin dışlanması ya da görmezlikten gelinmesi, sonuçta ortaya “Avrupalı” olmayı neredeyse “insan” olmaya yeğleyen birtakım yaratıkların ve bu yaratıklardan oluşma bir toplumun çıkmasına neden olmuştur. Bu yaratıklar için bir zamanlar belki de Avrupa henüz en kanlı sayfalarını yazarken Montaigne’ler, Erasmus’lar, Bacon’lar, Thomas Morus’lar tarafından temelleri onca güçlükle atılmış insanlık idealleri, görkemli konferans salonlarının süsüdür: Aynı salonlarda gerçekte yaşanan ise şimdi Bosna-Hersek topraklarının kanlı gübresini oluşturan bir düşünce masturbasyonundan başka bir şey değildir. Sözü edilen yaratıkların belki de tek acınası yanları ise Gorajde mezarlarının gerçekte tarih boyunca Avrupa’yı insanlara yaraşır bir Avrupa olarak var etmeye çalışmış bütün ideallerin ve değerlerin mezarları olduğunu göremeyişleridir…



Körfez harekatı sırasında petrol kaynaklarından yoksun kalmamak kaygusuyla Irak’a yağan bombalara alkış tutan Avrupa, şimdi kendi göbeğinde kan gölüne dönmüş bir ülkenin trajedisine, o ülkenin kendisine sağlayabileceği hiçbir parasal yarar bulunmadığı için seyirci kalabilmektedir. Avrupa tablosu bütün renklerini giderek yitirirken Zweig’ın sözünü ettiği kolektif kimlik, yerini hızla kanlı bir suç ortaklığına bırakırken insanların değil, fakat bir zamanlarki insan soyunun yozlaşmış kalıntılarının çoğunlukta olduğu bir Avrupa Birliği, artık yalnızca dünya petrolü tehlikeye girdiğinde anında harekete geçecek kadar onurunu yitirmiş bir örgütün, Birleşmiş Milletler’in şemsiyesi altında ölüm dansını yapmaktadır.


Gorajde, artık hiçbir Schinler’in hafifletemeyeceği bir büyük utancın adıdır ve bundan böyle ortak bir Avrupa’ya en yakışacak bayrak, minik gülümsemeleri bitmeden dudaklarında donmuş, ölü Gorajde çocuklarının kırmızı bir beze çıkarılmış grup fotoğraflarıdır…


Kaynak: 21.04.1994, Cumhuriyet, Odak Noktası köşesi.



Tarihe tanıklık eden bir yazı, yıllar öncesinden...

BATININ YENİ ÇÖKÜŞÜ
Ahmet Cemal


Saraybosna’da görevli bir sanat uzmanının deyişiyle, kültürel varlıklarının yüzde doksanını yaşadığı savaşta yitiren Bosna-Hersek’te olup bitenler, Batı’nın insani değerler sisteminin bütünüyle çöküşünün kesin göstergesidir. Bu sistemin çatısı altında yer alanlar, Batı’nın özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, her fırsattan yararlanarak ve her ortamda en hararetli savunuculuğunu yaptığı, kendine temel aldığını söylediği değerlerdir. Örneğin 1945 yılında, müttefiklerin Almanya’da ilerlemeleriyle birlikte gün ışığına çıkan toplama kampları, daha doğrusu ölüm kampları faciasına ilişkin belgesel filmler, daha onyıllar boyunca ve Batı tarafından, bir ibret dersi niteliğiyle gösterilmiş, Nürnberg’teki yargılamalar sırasında bunların hesabı sorulmuştur.

İkinci büyük savaşın bitiminden neredeyse yarım yüzyıl sonra, gerek ölüm kamplarının, gerekse toplu öldürmelerin Avrupa’nın ortalık yerinde yinelenmesi karşısında aynı Batı’nın tepkileri ise, az sayıda ilaç ve yiyecek kolileriyle, Bosna-Hersek’e gönderilen, fakat kuşatma altındaki kentlerin ahalisini açlıktan kurtaracak gücü sergileyemeyen Birleşmiş Milletler güçleriyle, yine Bosna-Hersek göklerindeki göstermelik devriye uçuşlarıyla sınırlı kalmıştır. İç savaşın başlangıcından bu yana -elbette savaşın çok uzağındaki sıcacık, lüks mekanlarda olmak üzere- düzenlenen sayısız toplantı, Avrupa çapında bir eylemi karar altına almaya yetmemiştir. Bu eylemsizliğin nedeni ise, hiçbir tartışmayı gerekli kılmayacak kadar açıktır: Batı’nın Bosna-Hersek’teki savaşı durdurmakta –kendince!- hiçbir parasal yararı yoktur. İnsani değerleri ise aynı Batı, gündeminden çoktan çıkarmıştır. Bugünün Batı’sı ya da Avrupa’sı için tek insani değer, kendi insanlarının asla çiğnenmemesi, karşı çıkılmaması gereken değerleridir. Bunun dışındakiler ise, ancak parasal yapı taşımları koşuluyla değer sıfatını taşıyabilecek değerlerdir.

Bu nedenledir ki Batı, Irak’ın Kuveyt’i ilhakı karşısında rekor sayılabilecek kısalıkta bir süre içerisinde eyleme geçebilmiştir: Ortadoğu’daki petrol kaynaklarının üzerinde birikebilecek kara bulutların en ufağı bile, Batı’nın çoktandır alıştığı rahat yaşamı ciddi biçimde tehlikeye sokabileceği için. Bosna-Hersek’te ise Batı’nın bu türden bir tehlikeyle karşılaşması söz konusu değildir. Bu durumda günümüzün Batılısı, televizyon ekranlarından Bosna-Hersek’te olup bitenlere ilişkin en korkunç sahneler yansıtıldığında bile, kendi devletinin oralara gönderdiği birkaç ilaç ve yiyecek kolisiyle vicdanının sesini susturmuş olarak bunları izleyebilmekte, dahası, bu çerçeveyi aşabilecek bir eylemi de kendi rahatı açısından tedirgin edici bulmaktadır. Batı, Erasmus’dan ve Montaigne’den Stefan Zweig’a, Romain Roland’a ve Albert Camus’ye uzanan bir hümanizma çizgisine karşı çoktan ihanetlerin en büyüğü içindedir. Burada sözünü ettiğimiz Batı, kendi topraklarında insanlar yakılırken başka toplumlara insan hakları dersleri verebilen, kendi sınırlarında vize kurumu aracılığıyla, dolayısıyla devlet eliyle ırkçılık güdülürken, hala ırkçılığa karşı çıktığını söyleyebilen, kendi başkentlerindeki elçiliklere düzenlenen saldırıların değil, o elçilikleri savunma eylemlerinin hesabını sorabilen, insan olmanın en temel nitelikteki ahlaki değerlerini bile çoktan yitirmiş bir bütündür.

Bundan böyle Türki’ye düşen ise, böyle bir Batı karşısında, Batı’nın hangi değerlerine yakınlık göstereceğini çok, ama çok iyi düşünmektir. Bu arada eğer gerçekten değer niteliğini taşıyan kimi değerlerin benimsenmesi aynı zamanda Batı’nın o değerlere ihanet etmesi eylemini paylaşmak anlamını taşıyacaksa, Türkiye’ye düşen, buradaki ayrımı çok iyi gözetmektir. Batılılaşma, ülkemiz bakımından asla Batı’nın değerler sistemine yönelik ihanetleri de benimsemekle eşanlamlı olamaz, olmamalıdır. Bilindiği gibi, çok dikkatle kullanılması gereken, bu dikkat gösterilmediği takdirde bağnaz bir Batı düşmanlığı anlamını kazanabilecek bir kavram vardır: Kültür emperyalizmi. Kanımca bu kavramı bir de ele aldığımız bağlamda irdelemek, aydınlatıcı olabilir. Yanlış olan, bir önyargının etkisiyle, Batı ile kültürel ilişkiler kurulmasına toptan karşı çıkmaktır. Gelgelelim bir devlet, vatandaşlarına – o da belki!- topraklarına girme izni vermek için konsolosluk kapılarında en onur kırıcı davranışları layık gören ülkelerin bu tutumlarını, o ülkede resmi kültürel ilişkiler kurma ya da var olan ilişkileri gözden geçirme bağlamında önemsemiyorsa, kendini gerçekten bir tür emperyalizme de açmış demektir. Çünkü vizeli kültür’ün gerçek adı, resmi ırkçılık’tan başka bir şey değildir.

Bir yandan Bosna-Hersek’te yaşananlar ve bunlar karşısında Avrupa’nın o kan çanağına dönmüş umursamazlığı, öte yandan kendi ülkemizdeki konsoloslukların önünde, ellerinde tapularıyla ve o konsolosluğun ülkesi bakımından zararsız olduklarını göstermeye yarayan başkaca belgeleriyle bekleyenlerin durumları her gün gözümüzün önündeyken Batı üzerinde daha titiz düşünmek, Batı’nın gerçek değerlerinden uzaklaşmak değil, fakat ancak o değerleri Batı’ya rağmen savunmak anlamını taşıyabilir…


Kaynak: 11.11.1993, Cumhuriyet

Thursday, July 09, 2009

BEŞİNCİ BALKAN ÜLKELERİ FELSEFE SEMİNERİ


Beşinci Balkan Ülkeleri Felsefe Semineri 13-15 Temmuz 2009 tarihlerinde, T.C. Maltepe Üniversitesi İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi ile üniversitemizin Felsefe Bölümü ve Türkiye Felsefe Kurumu’nun işbirliğiyle, İstanbul Marma Kongre Merkezi’nde (Maltepe Üniversitesi, Marmara Eğitim Köyü, Maltepe – İstanbul) yapılacaktır. Seminerin genel konusu “Güneydoğu Avrupa’da Kimlikler Sorunu ve İnsan Hakları” dır.


Balkan ülkelerinden seminere katılacak olan konuşmacılar arasında Dimitar Denkov (Bulgaristan), Ivan Kaltchev (Bulgaristan), Gueorgui Radulov (Bulgaristan), Stanislava Pircheva (Bulgaristan), Petru Bejan (Romanya), Mircea Dumitru (Romanya), Dean Komel (Slovenya), Mislav Kukoc (Hırvatistan), Pavo Barisic (Hırvatistan), Stavroula Tsinorema (Yunanistan), Myrto Dragona-Monachou (Yunanistan), Demetra Sfendoni-Mentzou (Yunanistan), Bardhyl Cipi (Arnavutluk) bulunmaktadır.


Açılışında Uluslararası Felsefe Kuruluşları Federasyonu Başkanı William L. McBride’ın da bir konuşma yapacağı seminere, Türkiye’den Kemal Köymen, Gürcan Türkoğlu, Betül Çotuksöken, İoanna Kuçuradi, Peyami Çelikcan, İlber Ortaylı, Harun Tepe, Ahmet Ulvi Türkbağ, Zerrin Tandoğan, Sevgi İyi, Mustafa Günay, Haluk Erdem, Ali Taşkın, Hatice Nur Erkızan, Şükran Soner, Yücel Kayıran katılacaklardır.


Seminerin ilk dört oturumunda çalışma dili İngilizce, son oturumunda ise çalışma dili Türkçe olacaktır.


13-15 Temmuz 2009 tarihleri arasında sabah 08.30’da Kadıköy Haldun Taner Sahnesi önünden, 09.00’da Bostancı Deniz Otobüsü İskelesi önünden Marmara Eğitim Köyüne otobüs kalkacaktır.

Beşinci Balkan Ülkeleri felsefe semineri programı

BEŞİNCİ BALKAN ÜLKELERİ FELSEFE SEMİNERİ
FIFTH BALKAN COUNTRIES SEMINAR OF PHILOSOPHY
İstanbul Marma Kongre Merkezi/İstanbul Marma Congress Center
13-15 Temmuz/July 2009

Güneydoğu Avrupa’da Kimlikler Sorunu ve İnsan Hakları/ The Problem of Identities in South-Eastern Europe and Human Rights”


13 Temmuz/July 2009

10.00-12.00 Açılış/Inauguration

Başkan/Chair: Betül Çotuksöken, T.C. Maltepe Üniversitesi Rektör Yardımcısı,
Türkiye Felsefe Kurumu Başkan Yardımcısı/Vice-Rector of Maltepe University,
Vice-President of the Philosophical Society of Turkey
· Kemal Köymen, T.C. Maltepe Üniversitesi Rektörü/Rector of Maltepe University
· William L. McBride, Uluslararası Felsefe Kuruluşları Federasyonu Başkanı/President of
the International Federation of Philosophical Societies
· Gürcan Türkoğlu, Büyükelçi, UNESCO Türkiye Daimi Temsilcisi/Ambassador,
Permanent Delegate of Turkey to UNESCO
· İoanna Kuçuradi, T.C. Maltepe Üniversitesi, İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama
Merkezi Müdürü, UNESCO Felsefe ve İnsan Hakları Kürsüsü Başkanı, Türkiye
Felsefe Kurumu Başkanı/Director of the Centre for Research and Application of
Human Rights of Maltepe University, UNESCO Chair in Philosophy and Human
Rights, President of the Philosophical Society of Turkey

12.00-14.00 Yemek Arası/Lunch Break

14.00-17.30 Birinci Oturum/First Session

Başkan/Chair: Peyami Çelikcan, T.C.Maltepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı/
Dean of Maltepe University Faculty of Communication
· Dimitar Denkov: “The External Picture of the Nation and the Hidden Identity”/
“Ulusun Dış İmgesi ve Saklı Kimlik”
· Ivan Kaltchev: “Coexistence as a System in the Everyday Life of Christians and
Muslims in Bulgaria”/“Bulgaristan’da Hristiyanların ve Müslümanların Günlük
Yaşamında Bir Sistem Olarak Birlikte Varolma”

Ara/Break


· Gueorgui Radulov: “Historical Aspects of the Macedonian Minorities in the Balkans
Today”/“Günümüz Balkanlarında Makedonya Azınlıklarının Tarihsel Görünümleri”
· Stanislava Pircheva: “Identity Problems and Human Rights in the Bulgarian National
Radio”/“Bulgar Ulusal Radyosunda Kimlik Sorunları ve İnsan Hakları”


14 Temmuz/July 2009

10.00-12.30 İkinci Oturum/Second Session

Başkan/Chair:

· Petru Bejan: “On Tolerance and Hospitality in South-Eastern Europe”/“Güney-Doğu
Avrupa’da Hoşgörü ve Konukseverlik Üzerine”
· Dean Komel: “Interculturality as the Culture of Dialogue”/“Dialog Kültürü Olarak
Kültürlerarasılık”

Ara/Break

· Mislav Kukoc: “Croatian Identity and Multiculturality of the Mediterranean in the Age
of Globalization”/“Küreselleşme Çağında Akdenizin Çokkültürlülüğü ve Hırvat
Kimliği”
· Pavo Barisic: “Globalization, Human Rights and Democracy”/“Küreselleşme, İnsan
Hakları ve Demokrasi”

12.30-14.30 Yemek Arası/Lunch Break

14.30-17.30 Üçüncü Oturum/Third Session

Başkan/Chair:

· Betül Çotuksöken: “The Concept of Identity: An Anthropontological Approach”/
“Kimlik Kavramına Antropontolojik Bir Yaklaşım”
· İlber Ortaylı: “The Problem of Identity in the Balkans”/“Balkanlarda Kimlik”
· Harun Tepe: “Nationalism, Patriotism and Human Rights”/“Milliyetçilik, Yurtseverlik
ve İnsan Hakları”
Ara/Break

· Ahmet Ulvi Türkbağ: “The Theoretical and Social Conditions of Human Rights
Norms”/“İnsan Hakları Normlarının Kuramsal ve Toplumsal Koşulları”
· Zerrin Tandoğan: “People in Motion: Conceptual, Practical and Educational Aspects of
Cross-Cultural Human Encounters from an Anthropological Perspective”/
“İnsan Hareketliliği: Kavram, Pratik ve Eğitim Açısından Kültürlerarası İnsan
İlişkilerine Antropolojik Bir Bakış”


21.00 Muammer Ketencoğlu ve Balkan Yolculuğu-Balkanlardan Halk
Şarkıları ve Dans Havaları/Muammer Ketencoglu & Balkan Journey-Folk Songs
and Dance Tunes From The Balkans



15 Temmuz/July 2009

10.00-13.00 Dördüncü Oturum/Fourth Session

Başkan/Chair: Demetra Sfendoni-Mentzou, Selanik Aristoteles Üniversitesi Felsefe Bölümü
Başkanı/Head of the Department of Philosophy, Aristotle University of Thessaloniki
· Stavroula Tsinorema: “The Many Faces of Injustice. A Defence of the Universality of
Human Rights in the Space of Cultural Pluralism”/“Adaletsizliğin Birçok Yüzü.
Kültürel Çoğulculuk Alanında İnsan Haklarının Evrenselliğinin Savunusu”
· Myrto Dragona-Monachou: “Greekness, Hellenistic Cosmopolitanism and Human
Rights”/“Yunanlılık, Helenistik Kozmopolitlik ve İnsan Hakları”
· Bardhyl Cipi: “Human Rights and Related Problems in Albania”/“Arnavutluk’ta İnsan
Hakları ve Sorunları”

Ara/Break

· Mircea Dumitru: “Identity -Methaphysical and Political- and the Problem of Human
Rights”/ “Metafizik Kimlik, Siyasal Kimlik ve İnsan Hakları Sorunu”

· Hatice Nur Erkızan: “On Nussbaum’s Crituque of Culturalism, Relativism and
Traditionalism or A Neo-Aristotelian Challenge to Post-Modernism”/
“Nussbaum’un Kültürcülük, Relativizm ve Gelenekçilik Eleştirisi Üzerine veya
Post-Modernizme Yeni-Aristotelesci bir Meydan Okuma”

13.00-14.30 Yemek Arası/Lunch Break

14.30-17.30 Beşinci Oturum/Fifth Session

Başkan/Chair:

· Mustafa Günay-Haluk Erdem “Küreselleşme, Çokkültürlülük ve İnsan Hakları”/
“Globalization, Multiculturalism and Human Rights”
· Ali Taşkın: “Etnik-Kültürel Kimlik Hakkının Evrensel-Bireysel İnsan Haklarının Önüne
Geçirilmesi Tehlikesi”/“The Danger of Giving Priority to Ethnic-Cultural Identity
Rights over Universal-Individual Rights”

Ara/Break
· Şükran Soner: “Çokkültürlülükten Ayrımcılığa”/“From Multiculturality to
Discrimination”
· Yücel Kayıran: “İnsan Hakları ve Kimlikleri ‘Yıkım’ Kavramından Hareketle
Düşünmek”/“ToThink of Human Rights and Identities Starting from the
Concept of Distruction”
Kapanış/Closing Remarks

Tuesday, June 02, 2009





Maltepe Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi

Felsefe, Psikoloji ve Sosyoloji bölümlerince düzenlenen

"İnsan - Toplum Bilimleri ve Felsefe Sempozyumu"nun 6.'sı

"EKONOMİK KRİZ-TOPLUM VE BİREY" başlığıyla

5 Haziran 2009, Cuma günü

saat 09:00-18:00 saatleri
arasında Marma Kongre Otel'inde düzenlenecektir.



Kojin Karatani İstanbul'da


Konferans: Sermaye-Ulus-Devlet'in Ötesinde: Bastırılanın Geri Dönüşü


Konuşmacı: Kojin Karatani


Panelistler: Tuncay Birkan (Metis Yayınları), Bülent Somay, Ferda Keskin


Tarih: 3 Haziran 2009, Çarşamba Saat: 16:00


Yer: Santral Kampüsü, E3-101


İstanbul Bilgi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi ve Metis Yayınları tarafından ortaklaşa düzenlenen konferans, ilgilenen herkesin katılımına açıktır.

Simültane çeviri yapılacaktır.





Kojin Karatani Hakkında


Düşünür, edebiyat eleştirmeni ve felsefeci. 1941'de Japonya, Amagasaki'de doğdu. Tokyo Üniversitesi'nde iktisat alanında lisans eğitimi aldıktan sonra, İngiliz edebiyatı alanında master yaptı. 1968'de ünlü Japon yazar Natsume Soseki hakkında yazdığı bir denemeyle prestijli Gunzo ödülünü aldı ve Tokyo, Hosei Üniversitesi'nde çalışmaya başladı. 1975'te ders vermeye gittiği Yale Üniversitesi'nde Paul de Man ve Fredric Jameson gibi edebiyat kuramcılarıyla tanıştı. Karatani halen Osaka, Kinki Üniversitesi'nde ve ABD'de Columbia Üniversitesi'nde ders vermektedir.
Karatani, düşünür kimliğinin yanı sıra Japonya'da siyasi eylemci kimliğiyle de öne çıkan bir isim. Japonya'nın içinde bulunduğu siyasal duruma anarşizan-Marksist denebilecek bir perspektiften müdahale edebilmek amacıyla Akira Asada'yla birlikte çıkardığı Eleştirel Uzam adlı dergi 90'lı yıllarda Japonya'nın en etkili entelektüel mecrası oldu. Karatani ayrıca 2000 yılında Kapitalizm, Devlet ve Ulus karşıtı bireylerin bir araya gelerek çeşitli alanlarda siyasi eylem ve proje geliştirdikleri bir hareket başlattı: Yeni Birlikçi Hareket (NAM: New Associationist Movement). Hareketin manifestosunu bizzat kaleme alan Karatani burada etik kaygılarla beslenen yeni bir Sol hareket aradıklarını şu sözlerle belirtiyor: "Etiksiz ekonomi politikası kördür, ekonomik kaygı gözetmeyen bir etik müdahale ise boş." Bu manifestoda popüler bir dille ifade edilen arayış, yani etiğe sosyalizmin, sosyalizme de etiğin –Karatani'ye daha uygun bir ifadeyle Kant'a Marx'ın, Marx'a da Kant'ın– perspektifinden bakmanın sağlayabileceği imkânlardan yararlanma arayışı, Karatani'nin Japonya'da 2001'de, İngilizcede ise 2003'te yayımlanan Transkritik: Kant ve Marx Üzerine (Metis, 2008) adlı kitabında derinlemesine geliştirilmiştir.



İngilizceye çevrilen Metafor Olarak Mimari (1995; Metis, 2006) ve Modern Japon Edebiyatının Kökenleri (1993; Metis yayın programında) dışında Japonya'da yayımlanmış başlıca eserleri şunlardır: Marx: Marx'ın Olanaklarının Merkezi (1978), Postmodernizm ve Eleştiri (1985), Felsefi Araştırma (2 cilt, 1986 ve 1989), Dil ve Trajedi (1989), Mizah Olarak Materyalizm (1993), Etik 21 (2000), Bir Dünya Cumhuriyetine Doğru (2007).



Metis Yayınları'ndaki kitapları
Metafor Olarak Mimari, 2006Transkritik, 2008

not: Bilgiler metiskitap.com'dan alınmıştır.

Tuesday, May 12, 2009

Özne'nin Aristoteles Sayısı Hazırlanıyor




ÖZNE DERGİSİ ARİSTOTELES’İN FELSEFESİ HAKKINDA
ÖZEL SAYI HAZIRLIYOR



2004 yılından beri Çukurova Üniversitesi öğretim üyesi Mustafa Günay’ın yayın yönetmenliğinde yayını sürdüren ÖZNE felsefe dergisinin 11. Kitabı Güz 2009’da “Aristoteles ve Felsefesi” özel sayısı olarak çıkacak.



Konuyla ilgili bazı alt başlıklar şöyle sıralanıyor: Aristoteles’in Yaşamı ve Yapıtları Üzerine, Aristoteles ve Önceki Felsefe, Aristoteles’in Metafiziği ve Ontolojisi, Aristoteles’te Doğa Felsefesi, Aristoteles’te Zaman, Aristoteles’te Hayal Gücü Üzerine, Aristoteles’in Nikomakhos Ahlakı’nda Düşünmenin Yeri, Aristoteles’te Mükemmel Yaşam, Aristoteles’te Ruh ve Psikoloji, Aristoteles’te Politika, Aristoteles’te İnsan, Aristoteles ve Retorik, Aristoteles’te Tragedya-Edebiyat ve Sanat, Aristoteles’te Tanrı, Aristoteles’te Mantık, Aristoteles ve Platon, Doğu ve İslam Felsefesinde Aristoteles, Batı Felsefesinde Aristoteles, Aristoteles ve Aristotelesçi Akımlar.
Aristoteles ve felsefesi konusundaki sayının editörlüğünü Muğla Üniversitesi Felsefe Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Hatice Nur Erkızan yapmaktadır.(e-posta:
hnerkizan@yahoo.com)


Yazı yollamak için son tarih:
15 Ağustos 2009 olarak belirlenmiştir.


Dergi hakkında daha ayrıntılı bilgi için:
http://oznefelsefesanat.blogspot.com







Tuesday, March 24, 2009

Cemal Yıldırım'ın Vefatı




Cemal Yıldırım’ın Vefatı

Bilim felsefesi alanında çalışmalar yapan, “Evrim Kuramı ve Bağnazlık” adlı eseri ile tanınan emekli ODTÜ öğretim üyesi Prof. Dr. Cemal Yıldırım, hayata veda etti.
Yıldırım, TÜBİTAK tarafından yayımlanan ve 22 baskı yapan ünlü kitabı, “Bilimin Öncüleri”nin birkaç yıl önce baskısının durdurulması üzerine bütün eserlerinin yayın hakkını Bilim ve Gelecek Kitaplığı’na vermişti.


84 yaşında yaşamını yitiren Yıldırım’ın cenazesi dün (23.3.2009) Altınoluk’ta defnedildi.Prof. Yıldırım, 1925’te Diyarbakır’da doğdu. Yükseköğrenimini Yüksek Köy Enstitüsü’nde tamamladıktan sonra Milli Eğitim Bakanlığı’nca uzmanlık öğrenimi için İngiltere’ye gönderildi. Londra Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nden diploma alarak Türkiye’ye döndü. Ankara Ticaret Yüksek Öğretmen Okulu’nda eğitim felsefesi dersleri verdi. 1960 başında doktora öğrenimi için ABD’ye gitti. Doktora çalışmasını Indiana Üniversitesi’nde eğitim felsefesi (ana dal) ile bilim felsefesi (yan dal) alanlarında tamamladı. 1963-1985 döneminde ODTÜ’de mantık, bilim felsefesi ve bilim tarihi öğretim üyesi olarak çalıştı. 1974’te profesör oldu. 1983-1985 yıllarında California State University-Northridge’de konuk öğretim üyesi olarak 2 yıl çalıştı. 1985’te emekli oldu.
Türkiye Felsefe Kurumu kurucu üyesi de olan Yıldırım, evli ve 2 çocuk babasıydı.Yıldırım’ın eserleri arasında “Evrim Kuramı ve Bağnazlık”, “Bilimsel Düşünme Yöntemleri”, “Mantık”, “Bilim Tarihi” ve “Bilim Felsefesi” de yer alıyor.


"Cemal Yıldırım'a Armağan: Bir Us ve Bilim Savaşçısı" adlı kitap ise Haziran 2008'de İmge Kitabevi tarafından yayınlanmıştı.

Monday, February 02, 2009

Marksist Bilimler Akademisi Dersleri

Nazım Hikmet Marksist Bilimler Akademisi,
yeni ders dönemi öncesinde “Açılış Dersleri” etkinliği düzenliyor.

Yeni eğitim dönemine 9 Şubat’ta başlayacak Akademi, kitlelerle buluşmak için konuk hocaların da yer alacağı bir “Açılış Dersleri” etkinliği düzenliyor.
Etkinlikte yer alacak ve ders verecek isimlerse şöyle:

Hacı Orman -Nazım Hikmet Marksist Bilimler Akademisinin Kuruluş İlkeleri
Korkut Boratav -Ekonomik Kriz ve Emperyalist Küreselleşme
Arif Damar -Marksizm ve Edebiyat
Afşar Timuçin -Marksizm ve Felsefe
Akın Birdal -Türk İslam Sentezi ve Resmi İdeoloji
Şebnem Korur Fincancı -İnsan Hak ve Özgürlükleri Açısından Adli Bilimler
Sevim Belli -Marksist Klasiklerin Türkçe’ye Çevrilme Süreci
Varlık Özmenek -Türkiye’de Medya Terörizm ve Eğitim


Yer: Mecidiyeköy Kültür Merkezi (Ali Sami Yen Stadı yanı Katlı Otopark üstü Kat: 6 Mecidiyeköy)

Akademi İletişim:
0212 244 67 25
mbakademi@gmail.com
Dümen Sokak no: 5/3 Gümüşsuyu (İstanbul Teknik Üniversitesi karşısı, Akbank arkası)

Zihnin Keşfedilmesi



ZİHNİN KEŞFEDİLMESİ
Mehmet Kuyurtar


Daha önce ‘Sokrates Öncesi Yunan Felsefesi’, ‘Sofistler’den Platon’a’ ve ‘Aristoteles’ altbaşlıklarıyla üç cildi yayımlanmış olan İlkçağ Felsefesi Tarihi’nin dördüncü cildi ‘Helenistik Dönem Felsefesi: Epikurosçular Stoacılar Septikler’ adını taşıyor. Bu ciltte, söz konusu felsefe okullarının doğa ve ahlak felsefeleri, varlık kuramları ile evren anlayışları anlatılıyor.
Felsefe tarihinin nasıl yazılması gerektiği sorunu bizzat felsefi bir sorundur; çünkü felsefenin tarihini yazma girişiminde bulunanın birinin felsefenin ne olduğu, nerede ve ne zaman başladığı, felsefi düşünce ile diğer insani-kültürel faaliyet alanlarının birbirleriyle ilişkisi, temel felsefi problemlerin tarihinin nasıl okunması gerektiği konusunda açık bir tutumunun olması gerekir ki tam da bunlar, daha baştan, tarih yazımında bir ideal olarak kabul edilen ‘nesnellik’ ilkesini ihlal etmeyi gerekli kılar. Bu bakımdan felsefe tarihinin bir ‘bilim’ olmadığını, felsefi bir disiplin olduğunu söyleyebiliriz. Ancak eğer ‘nesnellik’ten veya daha genel olarak, ‘bilimsellik’ten kast edilen şey konusunu bir düşünce disiplini ve asgari bir yöntemsel tutarlılık içerisinde ele almaksa, incelenen tarihsel dönemin temel entelektüel sorunları ve filozofları hakkında ‘doğru’ bilgiler vermekse, filozofların kendi problematiklerini ve akıl yürütme tarzlarını ‘bihakkın’ izleyerek okuyucuya sergilemekse, bu, felsefe tarihçisinin, özellikle de ‘akademik’ felsefe tarihçisinin ihmal etmemesi gereken bir şey olsa gerektir. Nitekim 19 Yüzyılda felsefi bir disiplin olarak ortaya çıktığından bu yana felsefe tarihçiliği, bu tarz bir nesnelliği veya bilimselliği büyük ölçüde benimsemiş gibi görünüyor. Öyle anlaşılıyor ki, çeşitli dillerde yazılmış felsefe tarihleri arasından bazılarını diğerlerine göre daha tercih edilir kılan, onları ‘klasik’leştiren ve standart bir başvuru kaynağı haline getiren şey yazarının, kendine özgü felsefi bir tutumdan hareketle bu tarz bir bilimselliğe sadık kalarak eserini kaleme almış olmasıdır.

Ahmet Arslan’ın İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan yayımlanmakta olan İlkçağ Felsefe Tarihi dizisi bu kriterlerle yazılmış olarak okuyucusunun karşına çıkmış görünüyor: Arslan, eserlerini sırf ‘tarihi bir meraka’ dayanmayan, içeriği felsefi olan felsefe tarihçiliğinin kaçınılmaz olarak yüz yüze geleceği sorular karşısında hem felsefi bir tutum alarak hem bilimselliğe uygun olarak kaleme almış. Bunun yanı sıra Arslan, bu dizinin birinci cildinin Önsöz’ünde ifade ettiği gibi bütün bir İlkçağ Felsefesi Tarihi’ni belli bir problem etrafında ele alıyor: “Bu kitabın yazarının asıl uzmanlık alanı Ortaçağ İslam felsefesidir. Ancak onun Ortaçağ’da İslam dünyasında ortaya çıkan ve gelişen felsefi nitelikli düşünce hareketlerini ve onların temsilcilerini incelerken tespit etmiş olduğu en önemli gerçek, bu felsefi hareketlerin ve temsilcilerinin görüşlerinin, sistemlerinin daha önceki antik Yunan felsefesi ve filozoflarının doğru ve yeterli bir bilgisi olmaksızın anlaşılamayacağı ve anlatılamayacağıdır. Bu özel olarak Kindi, Farabi, İbni Sina, İbni Rüşt gibi İslam dünyasında Yunan tarzında felsefe yapan filozoflar veya İslam’daki teknik adıyla Felasife için doğru olduğu gibi daha genel olarak yine bu dönemde ortaya çıkmış olan iki büyük felsefi-entelektüel hareket, yani Kelam ve Tasavvuf hareketi için de doğrudur.”
Bu özelliği, yani bir problemi, Ortaçağ İslam dünyasında ortaya çıkan felsefi düşünce geleneklerinin kaynağı problemini ‘anlamak ve açıklamak’ kaygısıyla felsefe tarihine yönelmiş olmak, felsefe tarihini bu kaygıdan hareketle yazmış olmak, Ahmet Arslan’ın çalışmasını özgün kılmaktadır. Ortaçağ İslam dünyasında ortaya çıkan felsefi düşünce geleneklerine aşina olan okuyucuların kolayca fark edebileceği gibi, İlkçağ Felsefesi Tarihi dizisinin bu güne kadar yayınlanmış bütün ciltlerinde Arslan’ın bu kaygısı kendisini her vesileyle açık bir biçimde göstermektedir. O bir yandan ele aldığı tarihi dönemi ve o dönemin filozoflarını özgül problematikleri içinde ele alırken öte yandan da onların İslam dünyasındaki etkilerine -bu etkileri daha geniş bir biçimde çalışmasının ilgili ciltlerinde ele alacağını vaat ederek- okuyucunun dikkatini çekmektedir

Küçük Sokratesçi okullar
Daha önce sırasıyla Sokrates Öncesi Yunan Felsefesi, Sofistler’den Platon’a ve Aristoteles alt başlıklarıyla üç cildi yayımlanmış olan İlkçağ Felsefesi Tarihi’nin bu günlerde dördüncü cildi yayımlandı. Helenistik Dönem Felsefesi: Epikurosçular Stoacılar Septikler. Dizinin birinci cildinde, antik Yunan felsefesinin temel ilgisi ve problemi varlık ve oluş olan birinci dönemi, doğa felsefesi dönemi incelenmektedir. Bu ciltte Arslan ele aldığı filozofların arkhe, varlık, hareket ve değişme konusundaki görüşlerini, büyük ölçüde, bu dönemin filozoflarından günümüze kalan metin parçalarına dayanarak değerlendirmektedir. İkinci cildin konusunu Sofistler, Sokrates ve Platon oluşturmaktadır. Bilindiği gibi Sofistler ve Sokrates’le birlikte felsefi söylemin temel ilgisi varlık ve oluş sorunundan ahlaksal ve siyasal bir varlık olarak insan hayatının problemlerine yönelmiştir. Sofistler ve Sokrates arasında gerçekleşen ahlaksal ve siyasal tartışmalar, Arslan tarafından epistemolojik arka planlarıyla birlikte geniş bir biçimde ele alınmaktadır. Ayrıca bu cilt küçük Sokratesçi okullar hakkında da bilgi vermektedir. Bu cildin en önemli kısmı daha sonraki bütün felsefe tarihi boyunca filozofların şu ya da bu şekilde üzerinde duracağı sorunları sistematik olarak ortaya atan ve ilk sistem filozofu olarak kabul edilen, bütün bir felsefe tarihini etkileyen iki Yunan filozofunun ilki Platon’a ayrılmıştır. Arslan, Platon’un İdealar kuramını, epistemolojisini, doğa öğretisini, psikolojisini, teolojisini ve siyaset felsefesini Platon’un eserlerinin içeriğini izleyerek kaleme almış. Arslan’ın izlediği bu yöntem aynı zamanda Platon’un eserlerinin tematiği hakkında da okuyucuya klavuzluk ediyor. Üçüncü cilt ise sadece, bütün felsefe tarihini etkileyen ikinci Yunan filozofuna, Aristoteles’e ayrılmıştır. E. Gilson’un Platon için söylediği “kendisi bir din olmaksızın dine en yakın olan felsefe”nin kurucusu sözünden ilham alarak Aristoteles’i “kendisi bir bilim olmaksızın bilime en yakın olan felsefenin kurucusu” olarak tanımlayan Arslan yine filozofun kendi eserlerinin izleğini takip ederek bu, “bilime en yakın olan felsefe”yi bütün ayrıntılarında ortaya koyuyor.

Dizinin dördüncü cildi Türkçe okuyan felsefe okuruna bu dönemi ilk defa olarak bu hacimde bir kitapla okuma imkânı sunuyor. Daha önceki üç cildin konusunu oluşturan tarihi dönemler ve filozoflarla ilgili olarak Türkçede belli bir literatürün oluştuğunu söyleyebiliriz. En azından Platon ve Aristoteles’in hemen hemen bütün eserlerinin Türkçe çevirisinin mevcut olduğunu biliyoruz. Ancak ister çeviri ister Türkçe olarak kaleme alınmış olsun mevcut İlkçağ felsefe tarihlerinde görülen o ki Helenistik dönem felsefesine, yani yaklaşık üç yüz yıllık tarihsel döneme pek de uzun sayılmayacak bölümler ayrılmış. Çalışmasının bu cildini niçin bu hacimde tuttuğunu Önsöz’de açıklarken Arslan, başka bazı gerekçelerin yanı sıra bu durumu da göz önünde bulundurduğunu ifade etmektedir: “Dilimizde -hatta bir ölçüde Batı dillerinde- mevcut genel felsefe tarihlerinde bu dönemin birincil kaynaklara dayanılarak layık olduğu ölçüde ele alınıp işlenmediğini, birkaç on sayfayla, deyim yerindeyse geçiştirildiğini tespit ettik.” Bu tespitinin gereği olarak Arslan, birincil kaynaklara dayanarak bu dönemin üç ana akımını, Epikuros ve Epikurosçuları, Stoacıları ve Septikleri oldukça ayrıntılı bir biçimde ele almaktadır.

Esas olarak ahlak ve bireysel kurtuluş problematiği etrafında biçimlenen Helenistik dönem felsefesinin farklı geleneklerinin her birinin, bu problematiğe yönelirken geliştirdikleri psikolojilerin, epistemolojilerin ve mantık öğretilerinin ayrıntılı bir incelemesini sergileyen Arslan hem bu dönemin kendisi bakımından içerdiği felsefi zenginliği hem de modern felsefe tarihinde tartışma konusu olan birçok epistemolojik sorun üzerindeki etkilerini okuyucuya fark ettirmektedir.

HELENİSTİK DÖNEM FELSEFESİ, Epikurosçular Stoacılar Septikler, Ahmet Arslan
İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2008, 564 sayfa, 38 TL.
Kaynak: Radikal Kitap 23/01/2009

Wednesday, January 21, 2009

Benjamin Üzerine bir kitap


Benjaminia bir duruştur

ELİF TÜRKÖLMEZ

Deha zahmettir’ der Benjamin. Yazmanın yükünü hissettiği bir anda belki de. Ama flaneur olup kent sokaklarını arşınlamak da değildir metinden kaçmanın yolu. Nedir peki metinden kaçmanın yolu? Metinden kaçış yok mudur?


Bu kitabın da, yazarının da derdi Benjamin’i ‘bilmek’ değil. Çünkü o, yazarı için epistemolojik bir bilgi nesnesi, bir araştırma konusu olmaktan çıkıp, bir arayışın adı oldu. Mimar Sinan Üniversitesi’nde verdiği derslerde benim de bire bir tanıklık ettiğim hocam Besim Dellaloğlu’nun ‘Benjamin aşkı’ kitap oldu ama bu kitabı daha ziyade bir mektup, bir günlük, bir iç döküş gibi okumakta, öyle ele almakta fayda var. Versus Yayınları’ndan çıkan Dellaloğlu’nun Walter Benjamin üzerine ikinci kitabı Benjaminia: Dil, Tarih ve Coğrafya, araştırmalar sonucu bulunmuş bir metinler toplamı olmaktan çıkıp hocamın yıllar süren iz sürüşünün çok öznel bir dökümanı olmuş. İki Dünya Savaşı arasında ‘modernliğe’ derin kuşkuyla bakan bir düşünür olduğu için, sadece moderne değil, kurumlara, tarihe, ‘akademik olan’a da şüpheci ve dışarıdan baktığı, birbirinden bir kopuklukla ayrılmasından ziyade bütüncül bir mânâ içeren Marksistliğini ve mistikliğini metinlerinde ‘kör gözüne parmağım’laştır-madan sunduğu ve daha bir çok şey için Dellaloğlu’nun, tıpkı onun kendi metinleri üzerine eğilmesi gibi, üzerine eğilmesine sebep olan Benjamin, sadece düşünsel derin-liğe iten söylemleriyle değil aynı zamanda üslubunun başkalığıyla da gönül çelmiş.
“Marksizmin aslında ne olduğunu ben en çok ondan öğrendim” yazıyor kitabın bir yerinde. Biz de Marksizm’in aslında ‘ne olmadığını’ en çok hocamdan öğrendik. Marksist olmak futbol aşkını öldürmemeliydi mesela en basitinden. Geleneği dışlamamalı, ‘ileri’, ‘geri’ gibi otomobil vitesi çağrışımı yapan saçma sapan sıfatları lügata sokmamalıydı. Genellememeli, tekil olana saygıda kusur etmemeliydi. Aydınlanmanın da sabıkaları vardı, aydınlatacağım diye yaydığı ışık gözü kör edebilirdi pekâlâ. Sonra, aydınlanmanın ışığına ‘nur’ desek, Das Kapital bizi çarpmazdı. Gelenek değerliydi. Öyle travma yaratacak kadar sert darbelere gelemez, yarası yıllarca ince ince sızlar, tam olarak nerenin acıdığı da bilinmediği için hiçbir doktor bu yaraya çare olamazdı. Zaten aslında kimseler de ‘neren acıyor?’ diye sormazdı. Yok saymak, toplumsal alzheimer’a yakalanmış gibi alıklaşmak üzerimize tam gelen elbise gibi bize pek yakıştırılırdı.


Aslında bizim gibi, tarihin hiçbir anında modern olamamış bir toplumun bu işi sadece hocama bırakmadan Benjamin’i kucakla-ması, üzerinde çalıştığı metne kapandığı o ünlü fotoğrafını evinin duvarlarına asması gerekir. Bizim gibi bir toplumu da bir melankolik olarak en iyi o anlar çünkü.
“Deha zahmettir” der Benjamin. Yazmanın yükünü hissettiği bir anda belki de. Ama flaneur olup kent sokaklarını arşınlamak da değildir metinden kaçmanın yolu. Nedir peki metinden kaçmanın yolu? Metinden kaçış yok mudur? Derrida’nın dediği gibi metnin dışında hiçbir şey yok mudur? Bu soruları soran takıntılı adamlar ve kadınlar nerede bulacaklardır huzuru, onlara huzur yok mudur? Hocam’ın bir gün derste, bir Mete Özgencil sözü olan Tarkan şarkısından yaptığı alıntı gibi moderne nanik yapıp “akıl verme, huzur ver” demek gerek herhalde. Akıl vermek kolay, huzur veren yok mu? demek. Sorunun cevabını da için için bilmek. Hem popüler kültür fena bir şey değildir hem de insan azıcık hafifler. Hocam da hem en ağır metinlere gömülebilen hem de o metinden başını kaldırdığında, hayatın ne kadar da hafif bir yer olduğunu hissettirebilen biridir çünkü.


Kitapta, Benjamin’in saygı duruşunda durduğu bir alan olan ‘alıntılar’dan çokça yararlanılmış ama bu, okumayı zevkli kılıyor ve aynı anda çok şey öğretiyor, hiç de bunu iddia etmeden. Benjamin’i anlamaya, hissetmeye çalışan bir metin var karşımızda, üstelik huzur da veriyor.

BENJAMINIA, Dil, Tarih ve Coğrafya, Besim Dellaloğlu, Versus Kitap, 2008, 262 sayfa, 17 YTL.

Monday, January 19, 2009

Varlık ve Zaman'ı Türkçe Okumak



Varlık ve Zaman Türkçe evinde

Süreyya Su

20. yüzyıl felsefesinde belki de Heidegger kadar tartışılan, etki yapan ve zengin bir düşünce mirası bırakan başka bir filozof olmamıştır. Bu bakımdan geçtiğimiz yüzyıl Heideggerci bir yüzyıl olarak anılmayı hak etmektedir.

Fenomenolojiden hermenötike, varoluşçuluktan postmodernizme tüm bir felsefe geleneğinde onun adı geçer. Gadamer, Derrida, Nancy, Vattimo gibi 20. yüzyılın geç dönem felsefecileri, Heidegger’in düşüncesinin izini sürmüşler, mesailerinin çoğunu onun arayışına ortak olmak, onunla hesaplaşmak, onun kavramlarını yorumlamak için harcamışlardır.

Nitekim Heidegger felsefesinin özgün kavramları çok anlamlıdır. Her ne kadar Heidegger bu kavramların tam olarak bu çok anlamlılıkları içinde anlaşılmasını istese de, bu anlam çokluğu içinde hangi bağlamda hangi ‘anlam’a özellikle vurgu yapıldığı hiç belli değildir. Bu nedenle Heidegger felsefesi açıklanabilir değildir; ancak tasvir edilebilir. Bu özellik Heidegger’i başka bir dile çevirmeyi zorlaştıran da bir unsurdur. Heidegger felsefesini çevirmek tıpkı bir şiiri çevirmeye benzer. Onu çevirme çabası, felsefesinin özgün kavramlarının çok anlamlılığını gözetmeyi zorunlu kılar. Buna bağlı olarak Heidegger’den çeviri yapmak sadece Almancadan çeviri işi değildir; sadece onun diline vakıf olmayı yeterli kılmaz, düşüncesine de vakıf olmayı gerektirir.



On beş yıl sonra, nihayet…

Heidegger’in temel yapıtı Varlık ve Zaman, felsefe tarihinin kült kitaplarındandır. Heidegger’i çevirmenin zorluğu, onun bu kült yapıtını dilimize kazandırmayı oldukça geciktirdi. İlk kez Varlık ve Zaman’ın çevrileceği müjdesini bundan on beş yıl kadar önce bir bankaya ait yayınevinin klasikler dizisinin yayın programında almıştım. Çevirmeni Oruç Aruoba olan bu girişim beni ve eminim birçok felsefe ilgilisini oldukça heyecanlandırmıştı. Ancak daha sonra bir şehir efsanesine dönen bu çeviri yapılmadı.

Neyse ki, Varlık ve Zaman’ın Agora Yayınları’ndan bir çevirisi çıktı. Çeviriyi yapan Kaan Ökten. Ökten’i epeydir Heidegger üzerine çalışmalarıyla tanıyoruz. Dolayısıyla Heidegger düşüncesine vukufiyeti uzmanlık derecesinde güçlü bir ismin çevirisi var önümüzde şimdi. Daha önce Heidegger Kitabı çıkan Ökten, Varlık ve Zaman çevirisiyle beraber bir de ona kılavuz kitap yayımladı.

“Varlık”, Heidegger’in felsefesinin merkezî sorusudur. Onun “Varlık” sorununa ilgisi, Freiburg Üniversitesi’nde henüz bir teoloji öğrencisiyken, Franz Brentano’nun Aristotales’e Göre Varolanın Çok Anlamlılığı Üzerine başlıklı tezini okumasıyla başlar. Varolanın çeşitli şekillerde dile getirilebileceğini ifade eden Brentano’nun kitabının kendi düşüncesi üzerindeki etkisini Heidegger, şöyle dile getirir: “[Bu tez] benim felsefeye girme konusunda ilk acemice girişimlerimde başlıca yardımcım ve rehberim olmuştu. Tamamen belirsiz bir tarzdaki şu soru beni ilgilendirdi: Eğer varolan çeşitli anlamlarla ifade edilirse, o zaman onun en temel anlamı nedir? Varlık ne anlama gelir?”

“Varlık nedir?” diye sorduğumuzda, Heidegger’in düşüncesinde bu soruya doğrudan bir cevap bulamıyoruz ve bir belirsizliğin içine düşüyoruz. Bu belirsizlik kuşkusuz, Heidegger’in bu soruya cevap vermekte yetersiz kalmasına dayanmıyor. Soruya verilecek cevaplardaki belirsizlik, sorgulanan şeyin kendisindeki belirsizliğe dayanıyor. Yani Varlık kavramındaki belirsizlik. Bu nedenle “Varlık nedir?” sorusu kuşatıcı bir tanım vererek cevaplanamaz. Yine bu nedenle Heidegger, “Varlık” kavramını, içerdiği belirsizlikten dolayı üzerini karalayarak yazar. Varlıkla ilgili her şeyden önce söylenebilecek olan, “Varlık’ın varolana benzer bir şey olmadığıdır”. Yani Heidegger, düşüncesinin bütünü göz önünde tutulursa, hep aradığı Varlık’ı bir şekilde tanımlamaya kalkışmaktan çok, ilkin olumsuz bir belirleme yapmakta ve Varlık’ın varolandan farklı bir şey olduğunu söylemektedir.

Heidegger’in Varlık ile varolanı ayırması, aynı zamanda, onun Batı metafizik düşünce geleneğine ilişkin tutumunu da belirler. Bu nedenle, Heidegger’in yapmış olduğu bu ayrımı doğru bir biçimde ortaya koyabilmek için, onun metafizik düşünce geleneği derken neyi göz önünde bulundurduğunu ele almak gerekir.

Heidegger’e göre metafizik “varolanın varlığı nedir” sorusunu sorar; ama varolan ile Varlık’ın ayrımını göz önünde tutmaz. Bu nedenle, metafizik varolanın varlığını her soruşunda, varolanı açıklığa kavuşturmayı denerken, Varlık’ı gizlemektedir. Ya da Varlık kendini metafizik düşüncede açığa vururken, aynı zamanda da bu düşünce için gizli kalmaktadır. Böylece tüm metafizik tarihi, “varlığın unutulmuşluğu”nun tarihidir. Heidegger’e göre, varlığın unutulmuşluğu, varlığın varolandan farkının unutulmuşluğudur.

Bu bağlamda Varlık ve Zaman’da Heidegger’in amacı, Varlık sorusu öncülüğünde, Batı metafizik tarihinin yıkımını (destruktion) gerçekleştirmektir. Yıkma, geleneğin Varlık sorusu temelinde ele alınması aracılığıyla, Varlık sorusunda gizlenmiş olanın, Varlık ve zaman arasındaki ilişkinin açığa çıkarılmasını içerir.

Varlığın anlamı olarak Zaman

Varlık ve Zaman’da zamanı “varlığın anlaşılmasının ufku” olarak nitelendiren Heidegger zamana ontolojik bir işlev yükler. Varlık ve zaman arasındaki ilişki sorununda Heidegger özellikle Dasein’ın zamansallığına vurgu yapmaktadır. Dasein, “dünya içinde olma” olarak varlığı açığa çıkandır. Heidegger’in amacı zamansallığı Dasein’ın varlığının anlamı olarak göstermektir. Dasein’ın zamansallığı Heidegger tarafından dünyada olmakla karakterize edilir. Heidegger, Varlık ve zaman arasındaki ilişki sorununda zamandan değil, zamansallıktan konuşmakta ve zamansallığın temelinde olan yitimsellik kavramına gönderme yapmaktadır. “Zamansal, zamanda olan ve böylece zaman tarafından belirlenendir”. Dolayısıyla zamansal olan Dasein’dır.

Buna göre ölüm, başlangıçta uzak olup yaşlandıkça insana yaklaşan bir son değil, Dasein’ın yaşamının her anında üzerinde asılı durandır. Çünkü Dasein, içinde bulunduğu her anın son an olması içerisine fırlatılmıştır. Bu nedenle de varoluşsal bir imkân olarak ölüm, varoluşumuzu kendimiz için bir ilgi alanı haline getirir. Her Dasein nasıl ki, kendi ölümünü yalnızca kendisi deneyimleyecekse, hayatını da sadece kendisi yaşayacaktır. Heidegger bunun bilincinde olarak hayatın anlamının ölüme yönelik varlık oluşumuz ile anlam kazanacağını belirtir. Heidegger’in zaman anlayışının özgünlüğü, zamanı, insan varlığının anlamını belirleyen bir olgu olarak açıklamış olmasıdır.

Zaman kitap, sayı 33, 6.10.2008

http://kitapzamani.zaman.com.tr/?bl=5&hn=1387

Kant ve Marx üzerine bir kitap



Marx, Kant ve ‘biz’... AHMET ÖZ

Karatani, Marksizmin Marx’tan itibaren nasıl yanlış anlaşıldığını, Kant’ın Kant’tan itibaren nasıl yanlış anlaşıldığını anlatıyor ve bu iki adamın eleştirilerinin yöneldiği ortak hedefi şöyle formüle ediyor: ‘Etiksiz ekonomi politikası kördür, ekonomik kaygı gözetmeyen bir etik müdahale ise boştur.’

Nietzsche, akademilere ve akademisyenlere kan kusan ve acımasızca kara çalan bir kitap yayımlar: Eğitici Olarak Schopenhauer. Daha yirmi dört yaşında akademiye profesör olarak atanmış bir adamın kara çalmasıydı bu, sıradan birinin değil. Bugünün iktisatçılarının kriz karşısındaki konumunu hatırlatarak geçiyorum bu bahsi. Kriz kapıda bekler haldeyken, vasat bir zekâ ve basiretten dahi fersah fersah uzakta, ellerinde kimi yalan-yanlış, hayali istatistikleri gösterir evraklar dünya düzeninin, ekonominin ihtişamından dem vuruyorlardı sıcak mahfillerinde... dışarıdaysa kıyamet!
Kimi istisnalar içermekle birlikte haklıydı koca filozof eleştirisinde ya da genellemesinde ve bu haklılık şimdilerde giderek daha fazla tebarüz etmekte. Donmuş bir hakikat rejimi üreten ya da üretilmiş hakikat rejimlerine saygıda kusur etmekten şiddetle imtina eden bu insanlarla (öyle diyordu Nietzsche) kendi fildişi kuleleri ya da ayin ve ritüellerini sergiledikleri alanlar (koca filozof ‘arpalıklar’ derdi herhalde) dışında hemen hemen hiç karşılaşamazsınız. Tabii ki kimi istisnalar dışında...

Kojin Karatani işte bu akademisyenlerden biri. Ama sözcüğün tam anlamıyla bir istisna. Marksizm ve küresel kapitalizmle ilgili tartışmalarda devrim niteliğinde bir dönüşüme yol açtığı kanısındayım. Hakkında ne söylenirse söylensin, Marx üzerine ve dahi Kant üzerine muhteşem bir eser kaleme aldı Karatani; adı, Transkritik: Kant ve Marx Üzerine.

Konum değiştirerek eleştirmek

Aynen alıntılıyorum: “Tayin edici olan, konumlar arasındaki ‘paralaks’tır. Kant da eleştirel bir şekilde bir oraya bir buraya doğru salınıyordu: Sürekli olarak, hâkim rasyonalizmin karşısına ampirizmle ve hâkim ampirizmin karşısına da rasyonalizmle çıkıyordu. Kantçı eleştiri bizatihi bu hareketin içinde var olur. Aşkın eleştiri, sabit duran bir tür üçüncü konum değildir. Yanal (transversal) ve konum değiştirmeye dayalı (transpositional) bir hareket olmadan var olamaz. İşte ben de bu yüzden Kant ile Marx’ın hem aşkın hem de yanal olan o dinamik eleştirilerini ‘transkritik’ diye adlandırmayı tercih ediyorum.”

Daha önce yazdığım ve başka bir yerde yayımlanan Transkritik: Kant ve Marx Üzerine ile ilgili düşüncelerime itirazında Kaan Arslanoğlu bunu şüphecilikle kıyaslayarak savuşturmaya çalışmıştı ama bence o kadar kolaylıkla geçiştirilecek bir mesele değil bu. Öncelikle burada bahis konusu olan konum, bakış açısıdır, bakış açısını değiştirmek siyaseten konum değiştirmek değildir asla. Kant örneğinde, çıtayı nesneye doğru büken ampirizmle, özneye doğru büken rasyonalizm arasında bir salınmayı, mekik hareketini çağrıştırır. Ve sonucunda dünyanın (nesnenin) hakkı dünyaya insanın (öznenin) hakkı da insana tevdi edilir. Yoksa ezilenlerin yanından ezenlerin yanına doğru bir siyasal konum değişikliği söz konusu değildir konum değiştirerek eleştirmede ya da transkritikte.
Evet, Karatani bizi ne özne-merkezli ne de nesne-merkezli bir ‘topos’a yerleşmeye çağırıyor, aksine konumlararası çatlaklara, transkritik bir mekana yerleşerek, hem dünyanın (nesnenin) hem de insanın (öznenin) hakikatine vasıl olabileceğimizi söylüyor bize, Kant ve Marx örneğindeki gibiÖ Bu da ancak ‘başkasının’ bakış açısının meşruiyetini (ya da başka bakış açılarının da bizim bakış açımız kadar gerçek olduğunu) onaylamakla mümkün. ‘Başka’ sözcüğü analize dahil edildiği anda ortaya çıkabilecek kargaşayı bertaraf edebilmek için birkaç şey söylemem gerek. Bu kavram, günümüzün kimlik, farklılık, ötekilik vb. postmodern, liberal söylemiyle karıştırılmamalı. Öncelikle bunlar (kimlik, farklılık, dil vs.) tümüyle bir şeye indirgenebilirdirler, örneğin tüm ulusal kimlikleri insana, tüm ulusal dilleri sessel farklılaşmalara indirgeyebilirsiniz. Ama ‘başkasının’ bakış açısı indirgenemezdir. Zira iki nesne uzamda aynı yeri işgal edemez. İşte hakikat bu konumlar ya da sistemlerarası çatlaklara yerleşerek kuşatılabilir ancak, diyor Karatani. Ben buna devrim dedim, Kaan itiraz etti. Hasılı özne-nesne meselesine yepyeni bir bakış açısıyla radikal bir müdahalede bulunuyor Karatani Transkritik’te. Pek çok disiplini analize sokarak yapıyor bunu, serimleme düzeninin ikna ediciliği kadar, nesnesini açık seçik, berrak ve yalın bir dille izah etmedeki başarısı da kayda değer.
Sadece bu değil elbette Karatani’yi ele almama yol açan, çok daha fazlası. Şimdi kısaca onlara değineceğim.

Felsefenin, kapitalizmin, dillerin hatta be hatta diyaloğun da intermundia (dünyalararası, uluslararası ya da konumlararası) bir mekânda doğduğunu Marx daha doktora tezinde vurgulamıştı ama bunun ne anlama geldiği üzerine ciddiyetle kafa yoran ilk felsefeci Kojin Karatani oldu bana kalırsa (tabii ki bu saptamayı kendi dar ve dargın havsalama yaslanarak yapıyorum). Kant evrensel insanın kozmopolit bir mekânda gerçekleşebileceğini vazediyordu. Saussure dilin... (Habermas kamusalı topluluk-içi sayıyor, dolayısıyla evrenseli yadsıyordu trajikomik bir biçimde, geçerken değineyim) İşte transkritik eleştirel mekân burasıdır, Kant’ın ve Marx’ın mekânı...
Marx, krizin kaçınılmaz olduğunu söylemişti, çünkü kapitalist meta üretimi kredi olmaksızın yani metalar satılmış gibi davranılmaksızın var olamaz. Bu hem mübadeleyi hem de genişlemesini mümkün kılan yegane uğraktır. Ve doğal sonucu olarak da kriz kaçınılmazdır. Kant da özgürlüğün ancak başkalarına özgür bir bireymiş gibi davranılarak mümkün olabileceğini vazediyordu. Böylece Marx özneyi ve etiği Kant da nesneyi ve ekonomiyi paranteze alıyordu. Birbirini tamamlayan bu iki büyük eleştiri ancak böyle formüle edilebilirdi. Çünkü özgürlük yoksa etik olan, zorunluluk yoksa siyasal olan imkânsızdır. Sermayenin yasalarını analiz edebilmek için Marx birer taşıyıcı olarak adlandırdığı bireyleri yani özneyi, etiğin yasalarını analiz edebilmek için de Kant doğal nedenselliği ve ekonomiyi yani nesneyi paranteze almıştı. İşte transkritik eleştirel mekân burasıdır, Kant’ın ve Marx’ın mekanı...

Ama Karatani’nin yukarda zikrettiğim karşılaştırma ve analizleri içinde bence en muhteşemi Kantgil sentetik a priori yargılarla Marxgil değer-biçimi analizi arasında kurduğu paralellik ve bağlantı. Kant, geleneksel epistemoloji ve mantığın temellerini kökünden sarsan ve modern epistemolojinin temellerini atan adamdır. O, kendinden önceki temel mantık kategorileri olan analitik a priori yargıyla sentetik a posteriori yargıya ek olarak sentetik a priori yargıyı kavramsallaştırdı ve böylelikle aklın haritasını çıkardı. Marx, paranın sihrini keşfederek, değer-biçimi analiziyle kapitalist meta üretiminin yasalarını keşfetti. Mesele bu kadar basit değil, hâlâ koca koca iktisatçıların kavrayamadığı bir şeyden söz ediyoruz. Ve Karatani bu durumu çok çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor. Hem Kant ve Marx’ın kavramsal araçları hem de yöntemleri arasındaki paralellikleri apaçık bir biçimde betimleyerek yapıyor bunu.

Uzun uzun analiz gerektiren bu noktalara ek olarak, Karatani, Batı Marksizminin artık kapitalizmin topos ’una yerleştiğini, dünya tarihini üretim üzerinden açıklayan tarihsel materyalizmin gerçekte Marx’ın müdahalesiyle birlikte son bulduğunu ve (Marx’tan hareketle) tüketim uğrağının taşıdığı imkanları (dolayısıyla yeni bir diyalektik üzerine düşünmemiz gerektiğini), insanlararası tüm ilişkilerin bir mübadele olarak ele alınması gerektiğini ve ancak ekonomik bakış açısıyla doğru bir biçimde analiz edilebileceğini söylüyor. Yetinmiyor, devlet-sermaye-ulus üçlüsünün Fransız devriminin ortasında nikah kıydığını ve sermaye tarafından örgütlenen dünyamızda bu üçlüden herhangi birine karşı verilecek mücadelenin diğer ikisiyle de karşı karşıya gelmeye hazır olması gerektiğini söylüyor. Ama devrimin pratik bir sorun olduğunu da ekleyerek.

Daha pek çok şey söylüyor Karatani, Marksizmin Marx’tan itibaren nasıl yanlış anlaşıldığını, Kant’ın Kant’tan itibaren nasıl yanlış anlaşıldığını anlatıyor ve bu iki adamın eleştirilerinin yöneldiği ortak hedefi şöyle formüle ediyor: “Etiksiz ekonomi politikası kördür, ekonomik kaygı gözetmeyen bir etik müdahale ise boş.” Bu müthiş adamın kendisinden sonraki felsefe tarihine yön veren biri olacağına kuşku yok. Bizde bir akis yaratmaması çok doğal, hep başkalarının rüzgârına binmeye alışmışız, rüzgâr çıkmaya görsün bir kere...

TRANSKRİTİK KANT VE MARX ÜZERİNE,Kojin Karatani, Çeviren: Erkal Ünal,Metis Yayınları, 2008, 400 sayfa, 24 TL.

Kaynak: 16/01/2009,Radikal kitap