Monday, January 19, 2009

Kant ve Marx üzerine bir kitap



Marx, Kant ve ‘biz’... AHMET ÖZ

Karatani, Marksizmin Marx’tan itibaren nasıl yanlış anlaşıldığını, Kant’ın Kant’tan itibaren nasıl yanlış anlaşıldığını anlatıyor ve bu iki adamın eleştirilerinin yöneldiği ortak hedefi şöyle formüle ediyor: ‘Etiksiz ekonomi politikası kördür, ekonomik kaygı gözetmeyen bir etik müdahale ise boştur.’

Nietzsche, akademilere ve akademisyenlere kan kusan ve acımasızca kara çalan bir kitap yayımlar: Eğitici Olarak Schopenhauer. Daha yirmi dört yaşında akademiye profesör olarak atanmış bir adamın kara çalmasıydı bu, sıradan birinin değil. Bugünün iktisatçılarının kriz karşısındaki konumunu hatırlatarak geçiyorum bu bahsi. Kriz kapıda bekler haldeyken, vasat bir zekâ ve basiretten dahi fersah fersah uzakta, ellerinde kimi yalan-yanlış, hayali istatistikleri gösterir evraklar dünya düzeninin, ekonominin ihtişamından dem vuruyorlardı sıcak mahfillerinde... dışarıdaysa kıyamet!
Kimi istisnalar içermekle birlikte haklıydı koca filozof eleştirisinde ya da genellemesinde ve bu haklılık şimdilerde giderek daha fazla tebarüz etmekte. Donmuş bir hakikat rejimi üreten ya da üretilmiş hakikat rejimlerine saygıda kusur etmekten şiddetle imtina eden bu insanlarla (öyle diyordu Nietzsche) kendi fildişi kuleleri ya da ayin ve ritüellerini sergiledikleri alanlar (koca filozof ‘arpalıklar’ derdi herhalde) dışında hemen hemen hiç karşılaşamazsınız. Tabii ki kimi istisnalar dışında...

Kojin Karatani işte bu akademisyenlerden biri. Ama sözcüğün tam anlamıyla bir istisna. Marksizm ve küresel kapitalizmle ilgili tartışmalarda devrim niteliğinde bir dönüşüme yol açtığı kanısındayım. Hakkında ne söylenirse söylensin, Marx üzerine ve dahi Kant üzerine muhteşem bir eser kaleme aldı Karatani; adı, Transkritik: Kant ve Marx Üzerine.

Konum değiştirerek eleştirmek

Aynen alıntılıyorum: “Tayin edici olan, konumlar arasındaki ‘paralaks’tır. Kant da eleştirel bir şekilde bir oraya bir buraya doğru salınıyordu: Sürekli olarak, hâkim rasyonalizmin karşısına ampirizmle ve hâkim ampirizmin karşısına da rasyonalizmle çıkıyordu. Kantçı eleştiri bizatihi bu hareketin içinde var olur. Aşkın eleştiri, sabit duran bir tür üçüncü konum değildir. Yanal (transversal) ve konum değiştirmeye dayalı (transpositional) bir hareket olmadan var olamaz. İşte ben de bu yüzden Kant ile Marx’ın hem aşkın hem de yanal olan o dinamik eleştirilerini ‘transkritik’ diye adlandırmayı tercih ediyorum.”

Daha önce yazdığım ve başka bir yerde yayımlanan Transkritik: Kant ve Marx Üzerine ile ilgili düşüncelerime itirazında Kaan Arslanoğlu bunu şüphecilikle kıyaslayarak savuşturmaya çalışmıştı ama bence o kadar kolaylıkla geçiştirilecek bir mesele değil bu. Öncelikle burada bahis konusu olan konum, bakış açısıdır, bakış açısını değiştirmek siyaseten konum değiştirmek değildir asla. Kant örneğinde, çıtayı nesneye doğru büken ampirizmle, özneye doğru büken rasyonalizm arasında bir salınmayı, mekik hareketini çağrıştırır. Ve sonucunda dünyanın (nesnenin) hakkı dünyaya insanın (öznenin) hakkı da insana tevdi edilir. Yoksa ezilenlerin yanından ezenlerin yanına doğru bir siyasal konum değişikliği söz konusu değildir konum değiştirerek eleştirmede ya da transkritikte.
Evet, Karatani bizi ne özne-merkezli ne de nesne-merkezli bir ‘topos’a yerleşmeye çağırıyor, aksine konumlararası çatlaklara, transkritik bir mekana yerleşerek, hem dünyanın (nesnenin) hem de insanın (öznenin) hakikatine vasıl olabileceğimizi söylüyor bize, Kant ve Marx örneğindeki gibiÖ Bu da ancak ‘başkasının’ bakış açısının meşruiyetini (ya da başka bakış açılarının da bizim bakış açımız kadar gerçek olduğunu) onaylamakla mümkün. ‘Başka’ sözcüğü analize dahil edildiği anda ortaya çıkabilecek kargaşayı bertaraf edebilmek için birkaç şey söylemem gerek. Bu kavram, günümüzün kimlik, farklılık, ötekilik vb. postmodern, liberal söylemiyle karıştırılmamalı. Öncelikle bunlar (kimlik, farklılık, dil vs.) tümüyle bir şeye indirgenebilirdirler, örneğin tüm ulusal kimlikleri insana, tüm ulusal dilleri sessel farklılaşmalara indirgeyebilirsiniz. Ama ‘başkasının’ bakış açısı indirgenemezdir. Zira iki nesne uzamda aynı yeri işgal edemez. İşte hakikat bu konumlar ya da sistemlerarası çatlaklara yerleşerek kuşatılabilir ancak, diyor Karatani. Ben buna devrim dedim, Kaan itiraz etti. Hasılı özne-nesne meselesine yepyeni bir bakış açısıyla radikal bir müdahalede bulunuyor Karatani Transkritik’te. Pek çok disiplini analize sokarak yapıyor bunu, serimleme düzeninin ikna ediciliği kadar, nesnesini açık seçik, berrak ve yalın bir dille izah etmedeki başarısı da kayda değer.
Sadece bu değil elbette Karatani’yi ele almama yol açan, çok daha fazlası. Şimdi kısaca onlara değineceğim.

Felsefenin, kapitalizmin, dillerin hatta be hatta diyaloğun da intermundia (dünyalararası, uluslararası ya da konumlararası) bir mekânda doğduğunu Marx daha doktora tezinde vurgulamıştı ama bunun ne anlama geldiği üzerine ciddiyetle kafa yoran ilk felsefeci Kojin Karatani oldu bana kalırsa (tabii ki bu saptamayı kendi dar ve dargın havsalama yaslanarak yapıyorum). Kant evrensel insanın kozmopolit bir mekânda gerçekleşebileceğini vazediyordu. Saussure dilin... (Habermas kamusalı topluluk-içi sayıyor, dolayısıyla evrenseli yadsıyordu trajikomik bir biçimde, geçerken değineyim) İşte transkritik eleştirel mekân burasıdır, Kant’ın ve Marx’ın mekânı...
Marx, krizin kaçınılmaz olduğunu söylemişti, çünkü kapitalist meta üretimi kredi olmaksızın yani metalar satılmış gibi davranılmaksızın var olamaz. Bu hem mübadeleyi hem de genişlemesini mümkün kılan yegane uğraktır. Ve doğal sonucu olarak da kriz kaçınılmazdır. Kant da özgürlüğün ancak başkalarına özgür bir bireymiş gibi davranılarak mümkün olabileceğini vazediyordu. Böylece Marx özneyi ve etiği Kant da nesneyi ve ekonomiyi paranteze alıyordu. Birbirini tamamlayan bu iki büyük eleştiri ancak böyle formüle edilebilirdi. Çünkü özgürlük yoksa etik olan, zorunluluk yoksa siyasal olan imkânsızdır. Sermayenin yasalarını analiz edebilmek için Marx birer taşıyıcı olarak adlandırdığı bireyleri yani özneyi, etiğin yasalarını analiz edebilmek için de Kant doğal nedenselliği ve ekonomiyi yani nesneyi paranteze almıştı. İşte transkritik eleştirel mekân burasıdır, Kant’ın ve Marx’ın mekanı...

Ama Karatani’nin yukarda zikrettiğim karşılaştırma ve analizleri içinde bence en muhteşemi Kantgil sentetik a priori yargılarla Marxgil değer-biçimi analizi arasında kurduğu paralellik ve bağlantı. Kant, geleneksel epistemoloji ve mantığın temellerini kökünden sarsan ve modern epistemolojinin temellerini atan adamdır. O, kendinden önceki temel mantık kategorileri olan analitik a priori yargıyla sentetik a posteriori yargıya ek olarak sentetik a priori yargıyı kavramsallaştırdı ve böylelikle aklın haritasını çıkardı. Marx, paranın sihrini keşfederek, değer-biçimi analiziyle kapitalist meta üretiminin yasalarını keşfetti. Mesele bu kadar basit değil, hâlâ koca koca iktisatçıların kavrayamadığı bir şeyden söz ediyoruz. Ve Karatani bu durumu çok çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor. Hem Kant ve Marx’ın kavramsal araçları hem de yöntemleri arasındaki paralellikleri apaçık bir biçimde betimleyerek yapıyor bunu.

Uzun uzun analiz gerektiren bu noktalara ek olarak, Karatani, Batı Marksizminin artık kapitalizmin topos ’una yerleştiğini, dünya tarihini üretim üzerinden açıklayan tarihsel materyalizmin gerçekte Marx’ın müdahalesiyle birlikte son bulduğunu ve (Marx’tan hareketle) tüketim uğrağının taşıdığı imkanları (dolayısıyla yeni bir diyalektik üzerine düşünmemiz gerektiğini), insanlararası tüm ilişkilerin bir mübadele olarak ele alınması gerektiğini ve ancak ekonomik bakış açısıyla doğru bir biçimde analiz edilebileceğini söylüyor. Yetinmiyor, devlet-sermaye-ulus üçlüsünün Fransız devriminin ortasında nikah kıydığını ve sermaye tarafından örgütlenen dünyamızda bu üçlüden herhangi birine karşı verilecek mücadelenin diğer ikisiyle de karşı karşıya gelmeye hazır olması gerektiğini söylüyor. Ama devrimin pratik bir sorun olduğunu da ekleyerek.

Daha pek çok şey söylüyor Karatani, Marksizmin Marx’tan itibaren nasıl yanlış anlaşıldığını, Kant’ın Kant’tan itibaren nasıl yanlış anlaşıldığını anlatıyor ve bu iki adamın eleştirilerinin yöneldiği ortak hedefi şöyle formüle ediyor: “Etiksiz ekonomi politikası kördür, ekonomik kaygı gözetmeyen bir etik müdahale ise boş.” Bu müthiş adamın kendisinden sonraki felsefe tarihine yön veren biri olacağına kuşku yok. Bizde bir akis yaratmaması çok doğal, hep başkalarının rüzgârına binmeye alışmışız, rüzgâr çıkmaya görsün bir kere...

TRANSKRİTİK KANT VE MARX ÜZERİNE,Kojin Karatani, Çeviren: Erkal Ünal,Metis Yayınları, 2008, 400 sayfa, 24 TL.

Kaynak: 16/01/2009,Radikal kitap

No comments: