Monday, November 05, 2007

Felsefe Açısından Güncellik...

FELSEFE AÇISINDAN GÜNCELLİĞE BAKMAK:
ZİZEK, KAVRAMLAR VE TARİHSEL GERÇEKLİK


Mustafa Günay


Felsefe ve sosyal bilimler açısından güncelliğe bakmak, güncelliğin araka planındaki anlamını ve nedenlerini görmeye çalışmak, yaşadığımız olayları anlamak ve yorumlamak, doğru kararlar almak ve uygulamak için gereklidir. Ancak bunu yapmak beraberinde bazı zorluklar da getirmektedir. Ama konuşmak için, öyle durumlar olur ki zamanın geçmesini beklemek doğru olmayabilir. Ben de bu yazıda Slovenyalı felsefeci Slovaj Zizek’in geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir yazısından yola çıkarak, güncel bazı gelişmeler hakkında düşüncelerimi ortaya koyarak, tarihsel düşünmenin gerekliliğini vurgulamayı amaçlıyorum.


I. Zizek’in Düşüncelerinden Kesitler

Zizek’in 23 Ekim 2007 tarihli Guardian gazetesinde yayınlanan “Turkey is a thorn side of a western consensus” (Türkiye Batı uzlaşımının kıyısındaki dikendir” başlıklı yazısının Türkçesi 24.10.2007 tarihli Radikal gazetesinde yer almıştır.)


İran’ın yürüttüğü nükleer programa karşı ABD, İngiltere ve Fransa’nın siyasal temsilcilerinin (Cheney, Blair, Kouchner) tutumlarından söz eden Zizek, ABD ve müttefiklerinin artık inandırıcı olmadıkları konusunda haklıdır. Uzun süredir dünya kamuoyunun da farkında olduğu bir durum bu. Emperyalizmin siyasal retoriği artık gerçekleri gizleyememektedir. Zizek’in de söylediği gibi, Irak’ın işgali için “kitle imha silahları” bahanesi kullanılmıştı ve beraberinde demokrasi, özgürlük gibi kavramlarla işgalin meşrulaştırma girişimleri yapılmıştı, herkes hatırlamaktadır. Şimdi ise nükleer silah programından vazgeçmediği için İran’ın hedef olarak belirlendiği görülüyor. Zaten uzun süredir gündemde olan ve tartışılan bir konu. Ama bu arada hedefteki devletler arasında başka hangilerinin yer aldığını da ciddiyetle düşünmek gerek. Irak’tan önce de belki asıl hedef İran’dı. Ama bazı hedeflere aşama aşama yaklaşılır ve kimi zaman da ara hedefler asıl büyük hedefin de hazırlayıcısı ve tamamlayıcıdır. Adamlar ne zamandır “genişletilmiş Ortadoğu projesi”nden söz ediyorlar. Duymayanlar sağır mıdır bilemiyoruz. Söz konusu projenin kapsamında yer alan devletleri ve insanlarını da ne gibi sonuçların beklediğini ise kolayca tahmin etmek mümkündür. Projenin uygulama sahalarından önemli bir bölümü oluşturan ülkemiz ise, bu konuda kilit noktayı oluşturmaktadır. Söz konusu projenin bir parçası ve aktörü olmayı düşünenler ve heveslenenler ise, ortaya çıkabilecek korkunç sonuçları da öngörüyorlar mı? Eğer öyleyse vahşetin dalgalarına hazır olmalıyız. Uygarlık adına vahşetin programlanması ve projelendirilmesi ve tarihin sahnesine çıkarılması söz konusudur. Artık savaş yalnızca toprakların ele geçirilmesiyle sınırlı olmamakta, zihinsel, bilgisel kanallardan da geçerek, yaşamımızın her anında ve alanında mevziler açmakta, birlikte yaşama kültürünü açık ya da örtük biçimlerde yaralayarak, yeni düşmanlıkları da beslemektedir. Özellikle Anadolu topraklarında daha önce de denenmiş ama başarı olamamış böylesi tehlikeli oyunların ne oyuncusu, ne figüranı ne de izleyicisi olmamak elimizdedir. “Ne gelir elimizden insan olmaktan başka” diyen şairin (Edip Cansever) söylediği gibi.


Çağımızda savaşın anlamı ve kapsamının değiştiği konusunda da Zizek haklıdır. Yazısında ABD ve Avrupa’yı eleştirir görünen, ama sonunda Avrupa’nın kendini yenileyeceğine ilişkin umutlarından da söz eden Zizek’in tartışılması gereken kavramlar kullandığını görüyoruz. Bunlar arasında en dikkat çekici olanı “militarist hümanizm” kavramıdır. “Militarist hümanizm ideolojisinin dönüşü”nden söz eden Zizek’e göre: “Militarist hümanizmin sorunu, 'millitarist' değil, 'hümanizm' kısmında saklı. Bu doktrine göre askeri müdahale, insanları kurtarmak kılıfına sokuluyor, siyasetten arındırılmış, evrensel bir insan hakları mefhumuyla meşrulaştırılıyor; karşı çıkan herkes bir çatışmada düşman safında yer almakla kalmayıp, medeni ülkeler topluluğuna ihanet etmiş oluyor.”


ABD ve müttefiklerinin insani değerler adına konuştukları “biz”in kim olduğu sorusunun kilit bir soru olduğunu belirten Zizek, Türkiye meclisinin son tezkere kararının bu soruya bir yanıt getirdiğini iddia etmektedir.


Yazısının devamında ise Zizek, Türkiye’nin uğradığı terörist saldırılara karşı çıkardığı tezkere hakkında şöyle bir değerlendirme yapmaktadır: “Türkiye meclisi, ABD'nin baskısına direnerek, Kuzey Irak'taki Kürt isyancılara operasyon yapabilmesi için hükümete yetki verdi. Türkiye'nin terörle savaş adı altında sınır ötesi saldırı başlatma ihtimali her an artıyor ve sanki dışarıdan biri gelip 'biz' denen o kapalı çemberi kırmış, militer hümanitarizm tekelini elinde tutanların egemenliğini ihlal etmiş gibi bir durum çıkıyor. Meseleyi tatsız kılan şey, Türkiye'nin 'ötekiliği' değil, aynılık iddiası.”


Gerek “militarist hümanizm” kavramıyla gerekse türkiye’nin Batı ile aynılığı iddiasıyla ilgili olarak Zizek haklı değildir. Çünkü Zizek’in düşünceleri ve iddiaları gerçeklikle uyuşmamaktadır, kullandığı kavramlar yaşanan durumu açıklamaktan uzaktır. Türkiye’nin Batı ile aynılığından söz ederek, ülkemizi emperyalistlerle aynı kefeye koymaktadır. Teröristleri “isyancı” olarak adlandırmaktadır. Hiç şüphesiz aynı yaklaşım ve kavramlar başka Batılı düşünür, gazeteci ve siyasetçiler tarafından da kullanılmaktadır. Problemleri ve olguları eleştirel bir perpektiften değerlendirmesi gereken bir düşünürün bile, Türkiye’nin geçekliğinden değil aklındaki imgelerden yola çıktığı görülmektedir. Buna bağlı olarak Türkiye’nin aldığı operasyon kararını da “saldırı” olarak algılamaktadır. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana hangi ülkenin sınırlarına doğru yayılmacı, işgalci politikalar izlemiştir ki Türkiye, kendini savunma amacını taşıyan karar ve uygulamalar bile çarpık biçimde anlaşılmaktadır. Türkiye’nin hiçbir ülkenin toprağında bir karış bile gözü olmamışken, böyle itham edilmek düşündürücüdür. Ama ülkemizin topraklarına yönelik hesapların, çıkarların iyice belirginleştiği tarihsel bir dönemde atılacak adımlar da büyük önem taşımaktadır.


II. Kavramlar ve Tarihsel Gerçeklik

Gerçekliği kavramlarla dile getirir, yorumlar ve değerlendiririz. Gerçekliği değiştirmenin yolu da kavramlardan geçer. Kavramlarla çarpıtırız gerçekliği ya da doğru kavramlaştırmaya çalışırız. Kavramlar bize gerçekliği gösterdiği gibi, gizler de. Kavramlar kurucu, inşa edici olduğu gibi, yıkıcıdır da. Küreselleştirmeci güçlerin en büyük tahribatı da kavramlarıyla başlamakta ve yayılmaktadır. İnsanlığa ve uygarlığa yönelik tehditler ve yıkımlar, kavramlarla başlayıp, giderek yaşamımızda somut karşılıklarını bulmaktadırlar. Bu nedenle bazı kavramların emperyal güçlerin elinde anlamını ve işlevini kaybettiğini de unutmamak gerekir.
Kendi çıkarlarını insani değerleri çiğneme pahasına gerçekleştirmeyi bir siyaset olarak belirleyen toplumlar/devletler/kuruluşlar, kendilerini uygarlıkla, insan hakları ile özdeş gibi görseler ve göstermeye uğraşsalar da, attıkları her adımda arkalarında vahşetin kanlı izlerini bırakmaktadırlar. Irak’a yönelik işgalin aynı zamanda tarihe, insanlığın kültürel belleğine ve değerlerine yönelik olduğu açıktır. Uygarlığın çiçeklendiği topraklara düşen bombalar ve canlar, bizi bu vahşeti açıklayacak, aydınlatacak ve ortadan kaldıracak kavramlarla düşünmeye, konuşmaya ve eylemeye çağırmaktadır.


Sorun büyüktür, ciddidir. Yalnızca bir terör örgütü ve değişen koşullara göre ülkemize karşı kullanılması sorunu da değildir.


Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana kadarki süreç içinde feodal yapının kırılamayışı, bugünkü sorunlarımızın önemli nedenlerinden birini oluşturmaktadır. Ancak yirminci yüzyılın başında emperyalizm ulaşamadığı amaçlarına yönelme konusunda koşulları uygun görmekte ve geleceğimize yönelik büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Bu nedenle güncelliğin anlaşılıp yorumlanmasında ve nereye gittiğimizi ya da götürülmek istendiğimizi anlama konusunda, tarihsel düşünmek durumundayız. Tarihin gidişatı tek yönlü değil, çok yönlüdür.
Cumhuriyetin 84. yıldönümünü kutladığımız bu günlerde, “bağımsızlık ve özgürlük” karakterimizin temel unsurları olmaya devam ediyorsa ve edecekse, ki etmelidir, 100. yıldönümünü de yaşarız, görürüz ve ötesini de…Ama bugüne kadar olduğu gibi, özelikle son elli yıldır, ABD ve AB çizgisinde rotamızı belirlersek, yalpalamakla kalmaz, tarihin sert kayalıklarına çarpıp batabiliriz de..Emperyalist fırtına sürmektedir.
*


Uygarlığın doğduğu ve geliştiği topraklar, Anadolu başta olmak üzere, insanlığın ve değerlerinin yeniden canlandığı topraklara dönüşmedikçe, fırtına dinmeyecek ve acılar bitmeyecektir. Bu nedenle yükselen duyarlıklarımızın tarihsel bir bilinç temeline dayanmasına büyük ihtiyaç vardır. Hem kendimiz, kendi insanımız için, hem de insanlık için…


* Benzer konuda kaleme alınmış olan diğer yazılarımı (Çember, Amerikan İmajı ve Gerçeği, Tarihin Açık Denizlerinde Karayı Görmek, Haritalar Sınırlar ve Tasarılar) http://felsefedefteri.blogspot.com adresinde okuyabilirsiniz. Dünya Kime Aittir adlı kitabımda da güncel ve tarihsel problemler hakkında yazılar yer almaktadır.

No comments: